Leo Strauss ve Siyaset Felsefesi

leo-strauss

Leo Strauss, 20.yy’ın en etkileyici düşünürlerinden birisidir. Birçok siyasal felsefeci gibi Nasyonel Sosyalistler’in Almanya’da iktidara gelmesiyle, Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmiştir. Eserlerinde antik siyasal metinlere önem vermiş, filozofların satır aralarında ne söylediğini açıklamaya çalışmıştır. Onun çalışmalarıyla siyasal metinler tekrar popüler hale gelmiş ve üzerinde araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Strauss, “doğal haklar, akıl, vahiy ve demokratik toplumlarda eğitim gibi temel sorunlara yeni bir aydınlık getirmiştir.”[1] Bu nedenle kendisine siyaset felsefesi tarihçisi de denilmektedir.

Strauss’un görüşlerine genel bir çerçeve çizdiğimizde iki temel noktaya odaklandığını görebiliriz. İlki, günümüzde modernizmin bir buhran içerisinde olduğu ve köklerinin siyasal tarihin geçmişinde saklanmış olmasıdır. İkincisi de  “tarihsicilik” anlayışıyla insan aklına yönelik sonsuz güvenin, nihilizme dönüşmesidir. Strauss, mutlak hakikate ulaşmaya çalışmaktadır. Bu nedenle fikirlerini benimsediği, olumlu yargılar beslediği klasik doğal hukuk düşünürleri ile modern doğal haklar kuramı arasındaki farkları, çelişkileri irdelemektedir.http://fildisikule.wordpress.com Read the rest of this entry

reklamsız bir kent mümkün mü?

Reblogged from mutlu kent:

Click to visit the original post

Brezilya’nın en büyük şehri açıkhava reklamlarının yasaklanmasından beş sene sonra, hiç olmadığı kadar canlı Reklamlardan arındırılmış 11 milyonluk bir kent hayal edin. Şu anki kentsel peyzajımızın renk ve kargaşasının birbirlerinden ayrılamayacak şekilde McDonald’s’ın altın ark veya Coca-Cola’nın derin kırmızısı ile birlikteliği düşünüldüğünde neredeyse imkansız. Lakin, São Paulo (Brezilya) sakinlerinin bu durumu hayal etmeleri gerekmiyor: basitçe …

473 Kelimede Kısa Libya Tarihi

Libya hakkındaki bilgilerimiz “Arap Baharına” kadar görece sınırlı bir alanı kapsamaktadır. Belki de araştırmacılar Libya’yı ya görmezlikten gelmiş, ya da girift sosyo-ekonomik ilişkiler nedeniyle ilgilenmemiştir. Bunun üzerine “belki birisinin dikkatini çeker” umuduyla blog’a bir not düşmek istedim ve 473 Kelimede Kısa Libya Tarihini yazdım. Özenle hazırlanmış, kusursuz bir yazı olduğunu iddia etmiyorum. Libya’yı az da olsa tanıtsa yeter.

473 Kelimede Kısa Libya Tarihi

1969 Kaddafi ve C. Abdünnasir

1969 yılında Kaddafi ve C. Abdünnasır

Libya, çöl ve denizin yüz yüze geldiği, coğrafyanın ve kültürel yapının şekillendirdiği siyasal bir sisteme sahip Kuzey Afrika devletlerinden birisidir. Toplam yüz ölçümü 1.759.540 km²dır. Cezayir, Tunus, Çad, Mısır, Nijer ve Sudan ile sınır komşudur. Özellikle coğrafi şartların, kentlerin ve ticaret yollarının yerleşimini de belirlediği ülkenin %90’ı çöllerden oluşmaktadır. Çöl, başkent Trablus ile ikinci büyük şehir Bingazi’nin arasında doğal bir set oluşmaktadır. İklim şartları nedeniyle su kaynakları hayati önem taşımaktadır. Nehirlerin olmadığı bu çöl devleti topografik olarak üç bölgeye ayrılmıştır: batıda Trablus, güneyde Fizan ve doğuda Sirenayka.

Libya, tarih içinde çeşitli devletlerin egemenliğine girmiş bir “üs” bölgesidir. Osmanlılar tarafından 1551 Yılında Turgut Reis tarafından fethedilmiş ve bir “uc” beyliği olarak kabul edilmiştir. Bu tarihten itibaren Osmanlı İmparatorluğu idaresinde Kuzey Afrika, adına “Garp Ocakları” denilen Tunus, Cezayir ve Trablusgarp’ı kapsayan özerk bir muhtariyet ile yönetilmiştir.

17. Yüzyıldan itibaren çeşitli eyaletlerde yeniçeri isyanları görülmeye başlanmış ve merkezi otorite zayıflamıştır. Yönetim sırasıyla seçilmiş asker veya denizci kökenli kişilere geçmiştir. Kısacası, hukuki olarak Osmanlı idaresi devam ettiği halde, uygulamada nüfuzu feodal beyler kazanmıştır. Zamanla “Bey” veya “Dayı” adı verilen bu yöneticiler, merkezden bağımsız olarak bir takım özel haklara sahip olacaklardır.

Read the rest of this entry

“Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması (1923-1931)” Üzerine Kısa Bir İnceleme

Gavrilo Princip

Avusturya-Macaristan Veliahtı Arşidük Franz Ferdinand'ı öldüren Gavrilo Princip'in yakalanışı.

1. Dünya Savaşı’nın ardından imparatorluklar dağılmaya başlamış ve parlamenter sistem hâkim yönetim modeli olarak kabul edilmiştir. Buna bağlı olarak dünyanın farklı yerlerinde özgün parti tipolojilerinin doğduğu görülmüştür. Kimi devletler tek partili sistemlere geçerken, kimisi de çok partili hayata geçmiştir. Fakat çok partili sistemler kısa ömürlü olmuştur. Örneğin Almanya’da kurulmuş Weimar Cumhuriyeti 14 yıl sonra Nazi Parti’sinin iktidara gelmesiyle fiilen sona ermiştir. Faşist diktatörlük kurulmuştur.[1] Benzer şekilde İsviçre çok partili hayatı uygulamaya başlamış, fakat 1929 yılında Sosyalist Parti’nin “Burjuva Bloğu” tarafından Federal Konsül’den dışlanmasıyla sona ermiştir. Muhafazakârlar tarafından otoriter bir yönetim modeli benimsenmiştir.[2] Rusya’da “Bolşevik Devrimi” ile totaliter ve tek partili yönetim sistemi uygulanmıştır. Türkiye’de ise bağımsızlık mücadelesinin ardından, tek parti yönetimine dönüşecek Halk Fırkası iktidarı kurulmuştur.

Neden farklı ülkelerde benzer değişimler yaşanmaktadır? Bu sorunsal, parti sistemleri üzerinde araştırmalara neden olmuş, dünya çapında tek parti yönetimi olgusu mercek altında alınmıştır. Mete Tunçay, kitabın giriş bölümünde geniş bir literatür taraması yaparak, söz konusu incelemelerden bizi haberdar etmektedir. Ayrıca tek parti yönetimi hakkında aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır.

Read the rest of this entry

Narcissus – Caravaggio

"Narcissus" Caravaggio 1597

Nerkis çiçeğine adını veren Narkissos’un öyküsü hemen her çağda şairleri esinlemiş bir öyküdür. Onu en güzel anlatanlar arasında da Latin şairi Ovidius önde gelir. Ovidius, Narkissos’la Ekho efsanelerini birleştirerek iki insanın aşk uğruna harcadıkları boşuna çabaları bir tek dram olarak canlandırır. Bu tablo Caravaggio’nun mitolojiye göndermesidir.

Quest.Net ve Modern Sömürü Düzeni

Bu yazı Alemin Renkleri adlı siteden alınmıştır.

Quest.Net, kendi çıkarlarından başka bir şey gözetmeyen tamamen materyalist bir sistemdir. Oysa burada söylediğimizin aksine; bir dayanışma, sisteme katılan üyelerin çıkarlarını gözetme, liderlerin altlarını eğitmesi gibi hoş ve ahlaki durumlar (güya) görebiliriz. İlerleyen safhalarda detaylı olarak göreceğimiz gibi bunun birçok sebebi var. Başlangıç olarak: salt maddeci bir sistemin insan faktörünü yeterli oranda kullanamayacağını, insandan (üyeden) başka sermayesi olmayan sistemin kendi bekası için insan fıtratına uygun (!) stratejiler üretmesi gerektiğini, bunlar olmaksızın insan (üye) üzerine kurulu sistemin batacağını, söyleyebiliriz. Yani burada, sistem içinde bulunan ahlaki unsurlar sistemin işleyişi için vardır ve sunidir.

Sistemin ilerleyebilmesi; insanın (üyenin) sadakatine, eğitilip terbiye edilmesine ve yetişen üyenin (lider) kendi kişilerini eğitmesine bağlıdır. Ancak böyle olmalıdır ki eğitilenler bir süre sonra eğitici konuma gelsin ve böylelikle sınırsız bir döngü sağlanabilsin.

Burada, sisteme katılan bireyi bir tavuk olarak düşünebiliriz. Bu tavuğun yumurtlaması gerekmektedir. Elbette bu yeterli değildir. Ayrıca yumurtalarını eğitmesi ve onları yeni yumurtalar üretebilecek bir tavuk olarak yetiştirmesi gerekmektedir. Yumurtlamayan, yumurtlamayı beceremeyen tavuk işe yaramaz, ancak sistemi kilitler. Görüldüğü gibi bilinçsiz bir katılımın işe yaramadığı bu sistemde her zincir halkası eğitilmeli ve ayrıca doğurgan olmalıdır. Bu sebeple şirketin en önemli yatırımı eğitim sisteminedir. Eğitimin ilk merhalesi sisteme yeni getireceğiniz üyeleri nasıl getirebileceğiniz ve onlara nasıl yaklaşmanız gerektiğidir. Ve zaten eğitimlerin neredeyse tümü, sistemin bekası için gerekli olan sisteme katacağınız kişiler ve nasıl çalışmanız gerektiğini anlatan derslerden ibarettir.

Liderlerin altlarını (kişilerini ve kişilerinin kişilerini) eğitmeleri, onlara sistemli bir şekilde (sisteme yeni kurbanlar kazandırırken) yardım etmeleri sistemin işleyişi için en gerekli şeydir. Lakin bu maddeci sistem bu meseleyi ahlaki unsurlarla donatıp manevi soslarla bezemiştir ki, insanlar: “altlarıma yardım ediyorum”, “kendim şuan için önemli değilim, bana inanan insanlara kazandırmak için çalışıyorum” diyerek azimle ve ahlaki gibi görünen bu düşüncelerle çalışsın, herkes her durumda sistemin işleyişine katkıda bulunsun! Böylelikle, insanın fıtratı ve çalışabilme azmi için gerekli boşluklar doldurulmuş olsun…

İnsan psikolojisi konusunda uzman olan sistem mimarları, sisteme katılacak kişilere nasıl yaklaşılması gerektiğini ve onların sistemde verimli olabilmesi için nelerin gerekli olduğunu tespit eder. Tüm mekanizma yukarıdan aşağı doğru bir bilgi akımıyla işletilir. Katılan her bireye seviyesi nispetinde bilgi verilir ve zamanla terbiye (eğitim) edilir.

Read the rest of this entry

Rezaletin Akademisi

Dünya Yolsuzluk Sıralaması

İnternette dolaşırken (surfing) bir haber sitesinde özel üniversitelerden birinin dolandırıldığı yazıyordu. Hikaye biraz eski ama azıcık araştırma yapınca ne ilk, ne de son olacağını görüyorsunuz. Bu yazının konusu kaf dağı akademisi ve toplum arasında yaşanmış bazı rezillikler.

Başlık iddialı olmuş farkındayım.

Bu ülkede bilim adamı yetiştirmek zor iş. Öncelikle bu konuda anlaştığımızı düşünüyorum. Çünkü eğitim sisteminden tutun medyasına kadar geniş bir yelpazede var olma mücadelesi sizi bekliyor. Mesela, eğitimli olmak ayrıcalık yaratır fakat o eğitimle araştırma yapmak düş kırıklığıdır. Tabulara dokunmadan gerçek ile mitosu birbirine dolamanız beklenir. Kırmızı çizgileri geçemezsiniz. Rektör ile öğretim üyesi arasında patronaj lişkisi kurulur. Ahlaken intihal’e karşı çıkarsınız, korsan kitapları boykot edersiniz ama bilim etiğini bilmez, yerine getimezsiniz. Öğrencinizin araştırmasını didikler, küçük dağların büyük insanı gibi ezersiniz. Ünvanınızın geçerli olduğu cemiyette adınızın anlamı kaybolur. Ve diğerleri…
Read the rest of this entry

Yurdum sevmek maceradır – Yılmaz Erdoğan

Maceradır…

Ülkeme aşk mektubudur.

Her yaban, neylersin ki yavan.

Edirne ötesi sabah kahvaltıları.

Bizde onun çay altıdır esası.

Ezine beyazı ve gemlik siyahı olmadan olmaz.

Birde otlu peyniri çıkarırsanız.

Sizden tatlısı bulunmaz.

Yurdum sevmek maceradır.

Öyle güzeldir ki çünkü.

Onu sevmek marifet bile sayılmaz.

Ankara Keskin’in bozkırında ısırırken tenini gecenin süt dişleri.

Ya da de ki eyvah, de ki havar.

Erciş’de bir göçükde, çocuk istihkakından çalıntıyla karınmış bir beton muammasının altında.

Herkesden orda kimse var mı kadar uzakta.

Misafir nefeslerle umut sayıklarken.

Yurdun sevmek maceradır.

Ya da büyük kalpli isimsiz bir kurtarıcı.

Bir serdengeçtinin kuvvetli eli sıkısından kavrayınca seni.

Bir bebek gibi gülümseyince kurtaranın yeryüzü.

Yurdun sevmek maceradır.

Yaralarına deyince çok uzaktan.

Tanımadığının bir dostun merhemi.

Göz pınarlarına taşınca memleket ve merhamet kelimeleri.

Yurdun sevmek maceradır.

Maceradır çünkü sevmek esasen dilsiz.

Gönderenin adresi yok bu aşk mektubu.

Bu darb-ı mesel bu cürmü masal.

Sensiz olmaz, sensiz olmasın, sensiz olacaksa olmasın.

Yılmaz Erdoğan

Development and Conflict

Diamond mine in Africa

Wars interfere with a nation’s development efforts by diverting the government’s attention and sapping its limited resources. Nearly all the wars since World War II have been fought in the Middle East, Africa, and Asia. Rivalries in the Middle East and Asia have also culminated in wars at various times, including those between Iran and Iraq, Pakistan and India, Vietnam and China, and China and India. Many Latin American countries also have longstanding disputes and rivalries with neighbors. Chile, for example, has engaged in military clashes with all three adjacent states: Argentina, Bolivia, and Peru.

Read the rest of this entry

“Bilirim ki ney’in üflediği en içli ses, neyzenin çektiği derin nefestir”

Read the rest of this entry

Belçika, İsviçre ve Oydaşmacı Demokrasi Modeli

Avrupa Parlamentosu

Westminster modeli (*), çoğunlukların iktidarda azınlıkların muhalefette olduğu bir durumu yansıtır. Bu durum çoğunlukların gücünü arttırmakta ve demokrasinin ilkelerine aykırı bulunmaktadır. Seçimi kaybeden gruplar karar alma sürecinden dışlanmamalıdır. Bu karşıtlık iki şekilde önlenir:

  1. Çoğunluklar ve azınlıklar dönüşümlü olarak bir birinin yerlerini alacaktır.
    (İngiltere, Yeni Zelanda ve Barbados vs.)
  2. Toplumlar homojen olduğundan merkeze yakın partiler iktidara gelecek ve siyasal ideolojiler farklı olmayacaktır. Böylece çoğunluklar yönetimde olabilir fakat azınlıklarla aralarında uçurum olmaz. “Halkın yönetimi” yerine “halk için yönetim” olur.

Oydaşmacı model azınlıkların da yönetime katılmasını sağlamaya çalışır. İktidar üzerindeki çatışmaları azaltır ve uzlaşıyı sağlar. Bu modeli Belçika ve İsviçre üzerinden inceleyebiliriz. Read the rest of this entry

Antik Yakın Doğu – Mezopotamya

Mezopotamya Haritası


Mezopotamya

Anarşi, anomi, terör?

Öğrenciler birbirini yemekle meşgul, cinayetten çok intihara benzeyen bir çılgınlık bu. Yabancı rüzgârların körüklediği bu yangını batılılaşma faciasının son perdesi olarak görüyoruz. “Anomie” ama hiçbir ülkenin benzerini görmediği vahim şümullü ve köklerini tarihin derinliklerine dayayan bir “anomie”. Kamuslardaki tariflerden hiçbiri ülkemizi tehdit eden büyük tehlikeyi kucaklayamıyor. Zira Avrupa bizdeki değerler hercümercine hiçbir çağda şâhid olmamış. – Cemil Meriç

Anomi

Terörle ilgili haberler yayıldıkça aklıma zihinsel olarak felce uğramışlığımız geliyor. Ansızın eski bir kavramı hatırlıyorum “anomi”.

Anomi kelimesi çağdaş sosyolojiye Durkheim tarafından getirilmiştir. Antik kuralsızlık anlamına gelir. Durkheim, anomiyi bireylerin isteklerini dizginleyici ve başka yönlere sevkedici kuralları oluşturamama durumu olarak tanımlamıştır. Böylece intihara yol açabilecek psikolojik bunalımlar ve toplumsal parçalanma gerçekleşir.
Read the rest of this entry

Bilim Etiği – Bir Kılavuz Kitap

Tamamen objektif bir bilim, ancak muğlâk, tartışmalı ve can sıkıcı sorulardan korkanların anıtlaştırdıkları bir mittir.*

Bilim Etiği

Günümüzde bilim, içinde farkı makineleri barındıran devasa bir fabrikaya benzemektedir. Her tezgahta dokunan kumaş, niteliği ve niceliğiyle birbirinden ayrılmaktadır. Fakat ortak bir çatının içinde yer almalarından, ortaya konan ürünlerin hepsi -hatalı olanlar da dahil- “bilim” etiketini taşımaktadır. Bu durum bizi bazı yanıltıcı önyargılara götürmektedir. Bilimin nesnel, tartışmasız ve mutlak doğruları barındırdığı düşüncesi, ilgili örneklerden birisi sayabilir. “Bilim Etiği” kitabı modern bilimin sakatlanmış taraflarını gözler önüne sererken bize etik ilkelerini reçete olarak kullanabileceğimizi öneriyor. Bilim etiği ile ilgili genel bir düşünme çerçevesi sunma gayreti içeriyor. fildisikule.wordpress.com

Read the rest of this entry

Kapitalizm – Georges Lefebvre

Kapitalizm

Kapitalizm

Uygarlığımızın yakın kaynaklarına, barbar istilâlarının sona ermek üzere olduğu X. yüzyıla kadar çıkalım. O çağda toprak, aşağı yukarı tek zenginlik, birçok insan için tek üretim aracıydı. Elinde toprak olanlar, onu ekenlerin efendisiydi. Birinciler, topraklarında kraldılar – lâik veya dinsel birer beydiler, öbürleriyse toprağa bağlı köle ya da köle sayılan – köylüler. Din duygusu, kilise adamlarının derebeylik gücünü kurdu ve sürdürdü. Lâik derebeyi ise, gücünü silâh zoruyla kabul ettirdi. O bir savaşçıydı, hayatını savaşta, küçük ölçüde bir savaş olan cirit oyunlarında, savaşın yerini tutan büyük hayvan avlarında geçiriyordu. Silâh kuşanan, kısa zamanda soylu oluyor; soyluluksa, babadan oğula geçiyordu. Bu sınıfın töreleri – ahlâkı – halk yığınlarına zorla benimsetiliyordu. Daha sonraları burjuvazi, el emeğine kölelere özgü bir şey gözüyle bakar oldu ve zenginleşince, «hiçbir şey yapmadan soyluca yaşamakla» övünür oldu. Bugün bile, soylu duygulardan, şövalyelere yaraşır davranışlardan söz etmekteyiz. Read the rest of this entry

Amerika’nın yerli savaş esirleri!

Aaron Huey: Amerika’nın yerli savaş esirleri

Aaron Huey’nin Amerika’daki fakirliği fotoğraflama isteği, onu, yerli Lakota halkının dehşet verici ve büyük oranda görmezden gelinen mücadelesine yeniden odaklanmaya mecbur bırakan Pine Ridge Kızılderili Rezervasyonu’na götürdü. Beş senelik çalışmanın sonrasında, TEDxDU’daki bu cesaret isteyen, yürekli konuşmasında rahatsız edici fotoğraflarıyla sarsıcı bir tarih dersi bir araya geliyor.

İktidar ve Otorite Üzerine Yüzeysel İnceleme

"İdare Sanatı"

"İdare Sanatı"

Otorite ve iktidar birbirleriyle bağlantılı iki devasa kavram. Tarih içinde çeşitli serüvenlere tanık olmuşlar. Bazen bambaşka hallere bürünmüşler, bazen de bir elmanın iki yarısı gibi görülmüşler. Yanlış anlaşılmasın, amacım anlamları değişebilir olduğu halde çevrelerine bazı sınırlar çizmektir. Böylece siyasal arenada saklı gerçekleri görebiliriz. Önce kelimeleri inceleyelim, sonra da örnekleri.

1) İktidar

İktidar arapça bir kelime. Kadir, kudret, muktedir kelimeleriyle aynı kökten geliyor. Nişanyan Etimoloji Sözlüğü‘ne göre dilimizde ki en erken örneği Sinan Paşa‘nın “Tazarrûname” adlı eserinde kullanılmış. Fiili olarak yönetme gücü diye tanımlanıyor. Yani yönetimi elinde bulunduran herkesin temelde sahip olduğu üstünlüğe “iktidar”denir.

Read the rest of this entry

Don Kişot – Michel Foucault

"Yel Değirmenlerine Karşı"

"Yel Değirmenlerine Karşı"

Don Quijote”nin maceraları, yolları ve dolambaçlarıyla, sınırı çizmektedir: eski benzerlikler ve işaretler oyunları onda sona ermektedirler; yeni ilişkiler daha şimdiden burada kurulmaktadırlar.

Don Quijote deli bozuk biri olmaktan çok, benzerliğin bütün işaretleri önünde mola veren özenli bir hacıdır. O, Aynı”nın kahramanıdır. Tıpkı dar ve küçük taşrasından olduğu gibi, Benzer”in etrafında yayılan bildik düzlükten de uzaklaşmayı başaramamaktadır. Farklılığın net sınırlarını asla aşamadan, ne de kimliğin kalbine ulaşamadan buraları sonsuza kadar kat etmektedir.

Read the rest of this entry

Tarihsel Kapitalizm’in Sunuş Yazısı – Immanuel Wallerstein

Bu kitabı hazırlamamın ilk eldeki nedeni, art arda gelen iki talep oldu. Thierry Paquot 1980 güzünde bana, Paris’te yayımlamakta olduğu bir dizi için kısa bir kitap yazma çağrısında bulundu. Önerdiği konu “Kapitalizm”di. İlke olarak böyle bir kitap yaz-mayı istediğim, ancak konunun “Tarihsel Kapitalizm” olmasını dilediğim yanıtını verdim.

Marksistlerin ve siyasal soldaki daha başkalarının kapitalizm üstüne epey yazdıklarını, ancak, yazılan kitaplardan çoğunun iki hatadan birine düşmekten kurtulamadığını düşünüyorum. Bunlardan bir türü, kapitalizmin, özünde ne olduğu düşünülüyorsa bunun tanımlarından yola çıkılıp sonra çeşitli yer ve zamanlarda ne ölçüde gelişme gösterdiğinin araştırıldığı, temelde mantıksaltümdengelimsel çözümlemelerdir. Diğeri, kapitalist sistemin zaman içinde yakın bir noktadan itibaren geçirdiği varsayılan başlıca dönüşümler üzerinde yoğunlaşılması, daha önceki zaman noktalarının ise bütünüyle, şimdinin ampirik gerçekliği ele alınırken, mitolojileştirilmiş bir mihenk taşı olarak kullanılmasıdır. Read the rest of this entry

Batı Çalışma Grubu – Psikolojik Savaş

gizli-dosyalarEmekli hakim Binbaşı Yusuf Çağlayan’ın müvekkili ile ilgili yazdığı AlEM’e ve basına verilmiş mektuba göre Yzb. Güray Balatekin kısa sürede 21 adet takdir almış, Güneydoğu’da olağanüstü başarı göstermiş, evi roketlenmiş başarılı bir subaydı. 1999 yılında sahte bir Batı Çalışma Grubu raporu ile (BÇG) Yüksek Askerî Şûrada komutanlar yanıltılıp TSK’dan uzaklaştırıldı. Kısa sürede 21 takdir almış subaya savunma hakkı verilmemişti. Hukuk denetimi olmayan bir idari işlem sonucu “Disiplinsiz ve ahlâkî durum” gerekçesi ile başarılı bir subay, üstelik eşi de kanser hastası olarak hastanede yatarken sokak ortasında bırakılmıştı. Read the rest of this entry

Şöför

Kontak anahtarı çevriliyor, araç öksürüyor, dudaklarında hafif bir kıpırdanma ve araç kendini topluyor. Şöför gaz pedalına dokunuyor. Birkaç soluk sonra yoldaşı sakinleşiyor. Artık herşey hazır.

İzmit Şehirler Arası Otobüs Terminali’nden kalkan “halk otobüsü” yavaşça kent merkezine doğru yola çıkıyor. Kırkbeş dakika sürecek yolculuğun ilk evresidir bu. Terminalin çevresini saran sis ve rüzgarın uğultusu geride kalacak, şimdilik yolcularını arayan otobüs, şöförün suskunluğunu taşıyacaktır.

İlk durakta kimsecikler yok. Hiç durmadan ilerliyor. İkinci durakta kıpırtılar var sanki. Şöför kendinden emin kapıları açıyor. Hayır! Otobüse binen yok. Yalnız bir ihtiyar kadın, sıkıca tuttuğu çantasını sallıyor. Karşı sokaktan gelip arkamızdaki otobüse biniyor. Şöför sessizliğini koruyor. Sol tarafını dikizliyor, Önündeki kocaman kırmızı düğmeye basıyor, araç yine yoluna dönüyor. Read the rest of this entry

Sokrates’ten Âşık Veysel’e – İnsan, Toplum ve Yönetim Üstüne Denemeler

Kapak Resmi

Kapak Resmi

“Yönetim üzerine kafa yoran insanlara düşen görev nedir? ” diye soruyor genç adam Thomas More’un “İnsan, iyiyi gerçekleştiremezse, kötüyü yumuşatmalıdır ,” sözüne karşılık olarak. “Susarak yapmış olduklarımız konuşarak mahvettiklerimizden daha derin izler bırakıyor.”, diyor bu kez genç adam ve dalıp gidiyor. More, “Böyle düşünmek yerine, yeni bir ülke için harekete geçmeli, yaşamın pahasına da olsa değişim için çaba sarf etmelisin. Bu ise sadece karşıdan bakıp eleştirmekle gerçekleşmez. Önemli olan o ülkenin inşasında bir parça da olsa pay alabilmektir,” diyor.
Hemen yanımızdan geçerken Kant’ı görüyoruz bu kez. Nereye gittiğini sorduğumuzda davetli olarak Birleşmiş Milletler’de bir konuşma yapacağını söylüyor. O da diğerleri gibi toplumun, insanın ve yönetimin iyiliği üzerine konuşuyor. Konuşmasında evrensel bir barışa ulaşmak için genel iradenin ortak bir kararda uzlaşması gerektiğini savunuyor.
Ortak iradenin üstüne düşünürken İbni Haldun iyi, kötü ve toplumsal yaşam arasındaki bağları ve bu bağların nasıl toplumsal kuralları etkilediğinden bahsediyor.
Read the rest of this entry

Anayasamızı veya Kendimizi Değiştirebilmek

Bir devletin anayasası, onun idari yapısını ve varoluş nedenini açıklayan özel bir kimliğe benzemektedir. Sıradan bir insanın kimliğinden çok daha fazla bilgi anayasanın içerisinde yazılı bulunmaktadır. Çünkü devlet, kimliğinde karakterini de taşımaktadır. Yönetimin ilkeleri ve organları, yurttaşların hakları aynı metin içerisinde dengeli ve adaletli bir yaşam için sıralıdır. Kanunlar anayasaya atıfta bulunur, anayasa herkesin boyun eğmesi gereken bir zorunluluktur. Devletinizin soyağacı ne kadar şatafatlı olursa olsun, anayasal kimliğinizin içerdiği özensiz ve yanlış bilgiler, ülkenizin fizyolojisinde çeşitli rahatsızlıklara neden olur. Yurttaşlarınız kimlik bunalımları yaşar, yönetimin organları arasındaki uyumsuzluk sara nöbetlerine dönüşür. Tıpkı modern Türkiye’nin anayasal geçmişi ve geçirmekte olduğu evreler gibi. Cemil Meriç‘in teşhisiyle: “Bu millet on senede bir değişen hafızasız nesiller amalgamı…”

Türk siyasal hayatının yakın tarihte geçirdiği değişimi anlayabilmek için Weber’in otorite sınıflandırmasına kısaca değinmemiz gerekecektir. Weber meşru otorite biçimlerini üçe ayırmıştır: geleneksel otorite, karizmatik otorite ve yasal otorite. Bunlardan geleneksel otorite, hanedana dayanan imparatorluk yönetimdir. Karizmatik otorite, halkın üzerinde sahip olduğu nitelikleri itibarıyla büyük etkisi olduğuna inanılan kişilerin yönetim biçimidir. Birazdan değineceğimiz gibi yakın tarihimizde karizmatik otoritenin etkileri somut olarak görülmektedir. Son olarak yasal otorite, modern devletlerde olmasını beklediğimiz, hukukun üstünlüğüne dayalı ve yasalar önünde herkesin eşitliğinin amaçlandığı bir yönetim biçimidir. Read the rest of this entry

Batılılaşmak veya Havuz Problemi(!)

Sözlüklere bakmanıza gerek yok. Efradını câmi, ağyarını mani bu kavrama henüz ansiklopediler yabancı. Ararsanız bulursunuz, bulursanız ne aradığınızı unutursunuz. Efendim, neler yok ki içinde; iki doğru arasında zikzaklar çizerek ilerleyen bir süreç, coğrafyanın bilincini felç edercesine girift yön polemikleri, medeniyet beşiğinin sallandığı uygarlık ninnileri vesaire…  Dilerseniz öğrenebileceğinizi umduğum eserlerin listesini size sunabilirim. Fakat öğrenebilir misiniz? Bilemiyorum… Kelime net, muhteva karmaşık.

Sözün kısası faili meçhul bir cinayet. Maktul “batılılaşmak.”

Read the rest of this entry

Nikomakhos’a Etik – Aristotales

etik-ethics

Siyasetin amacı hakkında her insan belli başlı fikirlere sahip olmuştur. Bu fikirler herzaman ortak bir paydada birleşmiyor. Aristotales’ de bir eserinde buna değinmiş. Yeni okuduğum bu kısmı sizinle paylaşmak istiyorum.

Siyasetin amacı nedir?

“Her bilgi ve her tercih bir iyiyi arzuladığına göre, siyasetin arzuladığını söylediğimiz şey ve tüm yapılabilecek iyilerin en ucundaki şey nedir? Adı konusunda pek çok kişi anlaşıyor, hem sıradan kişiler hem de seçkin insanlar ona mutluluk diyorlar, iyi yaşamayı ve iyi dunımda olmayı da mutlu olmakla bir tutuyorlar. Ama mutluluğun ne olduğu tanışma konusudur, çoğunluğun ondan anladığı da bilge kişilerinkiyle aynı değil. Kimi apaçık, belli şeyleri, sözgelişi haz, zenginlik, onuru anlıyor, kimi de bir başka şeyi; çok kez aynı kişi bile başka başka şeyleri anlıyor, örneğin hasta olunca sağlığı, yoksul düşünce zenginliği; kendi bilgisizliklerini bilenlerse, büyük ve onları aşan şeyler söyleyenlere hayran kalıyorlar. Kimi, pek çok olan bu iyi şeyler yanında kendisi iyi olan bir şeyin olduğunu, bunun da bunların iyi olmasının nedeni olduğunu düşünmüştür. Öyleyse bu kanıların tümünü sınamak belki boşuna olur, en yaygın olanları ya da bir temeli var gibi görünenleri sınamak yeterlidir. Ayrıca ilklerden yola çıkan ve ilklere doğru giden temellendirmeler arasında bir fark olduğu da gözümüzden kaçmamalı; stadyumda yol hakemden sona doğru mu yoksa tersine mi gitmeli sorunu gibi. Platon da yolun ilklerden mi yoksa ilklere doğm mu gittiğini pek yerinde sorun edinmiş ve soruşturmaya çalışmıştı. Bilinenlerden yola çıkmak gerek, bilinenler ise iki türlüdür: Bizim bildiklerimiz ve genel olarak bilinenler. Herhalde bizim bildiklerimizden yola çıkmak gerekir. Bundan dolayı güzel, adil şeyleri ve genellikle siyaset konularını yeterince yararlanarak dinleyecek olanın ahlâkça iyi eğitilmiş olması gerekir, [ilk ise, olandır; bu da yeterince görünürse, nedenini göstermeye gerek kalmaz.] Böyle biri de  zaten ilklere sahiptir ya da onları kolayca edinebilir.”fildisikule.wordpress.com

Endülüs’ten Bir Dost: İbn Rüşd

ibn-rüşd

İbn Rüşd

XI. yy’da İbni Sina İslam dünyasının doğu kesiminde Aristotelesçi felsefenin parlak yorumcusu ve felsefenin temsilcisi olmuş, fakat yüzyıl kadar sonra Gazali’nin eleştirileriyle İslam aleminde felsefe gözden düşmüştü. XII. Yy sonlarında Aristotelesçilik ve dolayısıyla felsefe, ama bu kez yeniplantoncu unsurlardan arındırılmış olarak, İslam dünyasının batı ucunda, Endülüs’te ilk ve son savunucusunu buldu. İbni Rüşd, bir yandan Aristoteles’in temel kitaplarına yazdığı şerhlerle, bir yandan da felsefe-din arasında bir uyuşmazlık değil, tersine bir bütünlük olduğunu, bu ikisinin bir tek gerçeğin iki ayrı anlatım ve kavrayış biçimi sayılması gerektiğini ortaya koymasıyla tanındı.
Read the rest of this entry

Entelektüelin temsil ettikleri nedir?

fildisikule

Edward Said

Edward Said‘in entelektüel üzerine verdiği bir dizi konferansın kitaplaştırılmış halini okuyorum. Kitaptan bir parçayı burada paylaşmak istiyorum:
Entelektüellerin tarihi ve sosyolojisi konusunda binlerce kitap; entelektüeller ve milliyetçilik (ve iktidar, ve gelenek, ve devrim, vs. vs.) hakkında sonsuz sayıda inceleme var elimizin altında. Dünyanın her bölgesi kendi entelektüellerini yaratmış, bu  oluşumların her biri ateşli, tutkulu tartışmalara konu olmuştur. Modern tarihte entelektüellerin işin içine karışmadığı ne önemli bir devrim ne de önemli bir karşıdevrim olmuştur. Entelektüeller hareketlerin anababaları ve tabii ki evlatları, hatta yeğenleri olmuşlardır.
Entelektüel figürünün ya da imgesinin bir ayrıntı yığını arasında  ortadan kaybolması, entelektüelin sadece bir başka profesyonel, toplumsal trendin içinde yer alan bir şahsiyet haline gelmesi gibi bir tehlike söz konusudur. Bu konferanslarda, ilk olarak  Gramsci’nin dikkat çektiği, yirminci yüzyılın sonlarına ilişkin bu gerçeklikleri peşinen doğru kabul edecek olsam da; entelektüelin toplumda, sadece kimliksiz bir profesyonel, salt kendi işine bakan bir sınıfın yetenekli bir üyesi olmaya indirgenemeyecek özgül bir kamusal role sahip bir birey olduğunda ısrar etmek istiyorum. Bence merkezi önem taşıyan olgu şudur: entelektüel belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir. Bu rolün özel, ayrıcalıklı bir boyutu vardır ve kamunun gündemine sıkıntı verici sorular getiren, ortodoksi ve dogma üretmektense bunlara karşı çıkan, kolay kolay hükümetlerin veya büyük şirketlerin adamı yapılamayan, devamlı unutulan ya da sumen altı edilen insanları ve meseleleri  temsil etmek için var olan biri olma duygusu hissedilmeden oynanamaz. Entelektüel bunu evrensel ilkeler temelinde yapar: Tüm insanların dünyevi güçlerden ve ülkelerden özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye hakkı vardır; bu standartların kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık edilmeli ve cesaretle karşı konulmalıdır.
Bunu daha kişisel bir düzeyde açıklayayım: Bir entelektüel olarak kaygılarımı bir dinleyici ya da izleyici kitlesi önünde sunarım; ama mesele sadece bu kaygıları nasıl ifade ettiğimde  değil, aynı zamanda özgürlük ve adalet davasını savunmaya çalışan biri olarak benim neyi temsil ettiğimdedir. Bütün bunları söyler ya da yazarım, çünkü uzun uzun düşündükten sonra bunlara inanmışımdır, başkalarını da bu görüş doğrultusunda  ikna etmek isterim.
Bu yüzden de özel olanla kamusal olanın oluşturduğu hayli karmaşık bir karışım çıkar ortaya; bir yanda kendi tarihim, deneyimlerimin sonucu olan değerlerim, yazılarım ve tavır alışlarım vardır, bir yanda da tüm bunların insanların savaş, özgürlük ve adalet hakkında tartışıp kararlar verdikleri toplumsal dünyaya girme biçimleri. İnsan salt özel alanda kalarak entelektüel olamaz, zira sözcükleri kâğıda döküp yayımladığınız anda kamusal dünyaya girmişsiniz demektir. Salt kamusal alana ait, sadece bir hareket, dava ya da konumun sözcüsü veya simgesi olan bir entelektüel de olamaz. Şahsi tını, kişiye özgü duyarlılık diye bir şey vardır; söylenen ya da yazılan şeylere de bu anlam verir. Hele bir entelektüelin dinleyicilerini mutlu etmesi diye bir şey söz konusu olamaz; işin özü sıkıntı verici, aykırı, hatta keyif kaçırıcı olmaktır.

Açlık

Uyanır uyanmaz geride başlıyoruz hayata. Bizi uyanmaktan alıkoyan kendi kurallarımız var: Çalışma hayatımız, yorgunluğumuz, gündelik yaşamın yoğunluğu… Günümüz sabahın sekizinde dokuzunda başlıyor. Güneş saatin beş buçuğunda yüzümüze gülümsüyor. Meğer sabah çoktan geçmiş, biz son demlerinde kahvaltı yapıyoruz.

Kirpiklerimize bağlanmış ağırlıklardan kurtulamayarak, yarı açık gözlerle bilincimize varıyoruz. Sessizce bir  bekleyiş… Ardından gözümüze ilk takılan nesneyi iki, üç saniye kadar izliyoruz. Yüzümüzde garip bir ifade beliriyor. Acaba gecenin tüm karanlığını bulutların ötesine mi taşıdık farkında olmadan? Çünkü uyanışın sonunda hissettiğimiz şey, uykuya doymuş bedenimize baskı yapıyor. Bizi sürekli iteliyor, zorluyor. Belki de fıtratımızın temelindeki bir parçayı farkediyoruz. Kısaca bilincin ilk farkındalık hali; adı açlık.

Zihnimi bir problem kurcalıyor,

Yoksa her gün sonsuz bir açlığın peşinden mi koşuyoruz?

İnsanı Kaybediyoruz…

İnsanı kaybediyoruz...

İnsanı kaybediyoruz...

İnsan ölüyor ve biz her gün doğumunda yeniden dirilmesi için dua ediyoruz. Güneşin parıltısı ile uyanan yerküre şaşkınlıkla bizi izliyor. Ölüler uyanmaz, ölümlüler uyumaz.İnsanoğlu birkaç yüzyıldır her ikisini beraber yaşıyor. Varlığımızın bizi ayrıcalıklı kılan tek bir boyutunu kabulleniyoruz; düşünebilmek. Parçası olduğumuz doğanın diğer kurallarını inkar ediyoruz; birlikte yaşayabilmek. Sınırlarını yaşam ve ölüm gibi tuğlaların ördüğü girift bir dünyada yaşıyoruz. Fakat biz, sadece bizim olanların olduğu bir dünyayı düşlüyoruz. Kendi dünyamızda insan(lık) ölüyor ve biz insanı kaybediyoruz…

Hayatımızda sık sık genellemelere yer veririz. Kuşların uçabildiğini, balıkların yüzebildiğini biliyoruz. Bilmediklerimizi varsayımlarla destekliyoruz. Sonsuz bir evrende, kıt kaynaklarla, sınırsız ihtiyaçlarla yaşıyoruz. Medeniyetler inşa ediyoruz. Hatta vararlığımızın gerektirdiği davranışları sergilediğimize inanıyoruz. İnsanlığımızı sınıflandırıyoruz. Daha uygar olanları, olmayanlardan ayırıyoruz. Peki insanı nasıl genelliyoruz? Nasıl tanıyoruz onu? Açıkça sormak gerekirse kaybettiğimiz insan kim? Read the rest of this entry

ABD Üzerine Bazı Notlar:

.

ABD

Amerika Birleşik Devletleri, doğuda Atlas Okyanusu’ndan batıda Büyük Okyanus’a kadar yaklaşık 4.500 km genişliğinde bir kara parçasıdır. Bu uçsuz bucaksız kıtada 308 milyon 800 bin kişi yaşamaktadır(BM, 2007). ABD’nin kıta dışında toprakları da mevcuttur. Hawaii ve Karayipler bunun örneğidir. İlk yazılı anayasaya ABD sahip olmuştur. 4 Temmuz 1776 tarihinde Bağımsızlık Bildirisi ilan edilmiş, ve Amerika’daki 13 koloni İngiltereden ayrılmıştır.

1787 tarihli anayasa, merkezi yapıda çok kesin bir kuvvetler ayrılığını öngören bir yapı oluşturmuştur. Toplam 7 maddeden oluşmakta olan bu anayasa bugüne dek 27 kez değişikliğe uğramıştır. Değişiklikler Anayasanın sonuna ekleniyor ve sırası ile adlandırılıyor: “3.Amendment” gibi.

Kendi içerisinde birçok etnik unsurun bir araya gelmesi sonucu Amerikan kimliği denilen yapı oluşmuştur. Zaten bu kimliği belirleyen iki unsur var; ortak bir ülke, ortak bir yazgı. Bu nedenle kuruluş yıllarındaki göçmenler, Afrika kökenli plantasyon köleleri ve kıtanın yerlileri kökenlerinden ziyade Amerikan Yurttaşlığı’nı vurgulamaktadırlar. Sömürgeleştirme politikası ve sürekli göç olgusu bu çeşitliliğin temel nedenleridir.Irk ve diğer gerekçelere dayalı ayrımcılık, 1964 tarihli Sivil Haklar Yasası ile yasa dışı ilan edilmiştir. Fakat ırk farklılıkları günümüzde tartışılmaya devam etmektedir.

Büyük bir kolonizasyon sürecini güneyde  tarım plantasyonları, kuzeyde ticaret faaliyetleri izledi. İç savaş sonrası birliğini güçlendiren ülke hızla kapitalist toplumlar kervanına katıldı. 19.yüzyılın başından itibaren çevresine müdahalelerde bulunmaya başladı. İki büyük dünya savaşından sanayisini güçlendirerek çıktı. Fırsatlar Ülkesi olarak lanse edildi. Soğuk Savaş döneminde SSCB ile mücadeleye girişti. SSCB’nin çökmesiyle hakim güç olarak ayakta kaldı.

Konuyu daha fazla detaya boğmak istemediğim için bazı noktaları atlayarak ilerliyorum. ABD tarihindeki savaşlara kısaca göz atmak isterseniz buradaki animasyon size yardımcı olacaktır. Sayısız müdahale ve askeri eylem içinde ilerleyen bir ülke olmasına rağmen asıl gücünü geniş ölcekli ekonomisinden alıyor. Umarım bir sonraki yazı ABD’nin ekonomik ve sosyal yapısı üzerine olur. Kısa kesiyorum vesselam:)

-Ben kaybetmedim. Amerikan halkı kaybetti. -Geleceğin cumhuriyetçisi.

-Ben kaybetmedim. Amerikan halkı kaybetti. -Geleceğin cumhuriyetçisi.

Kral’ın gücünü kullanabilmek?

Truva Savaşı

Truva Savaşı

Homeros büyük bir ozan. Varlığı hakkındaki bilgilerimiz belirsizlik taşıyor olsa da büyüklüğü tartışılmıyor. Çünkü İlyada ve Odysseia destanlarının bize ulaşmasını sağlamış, uslubu bir çok şaire örnek olmuştur.

İlyada‘yı her zaman okumak istemişimdir. Kitap(1) bugün elime elime geçer geçmez de okumaya başladım. Şuan üçüncü bölümün başındayım. Edebi eserlerin çevirileri aslı kadar güzel bir anlatıma sahip olmadığından okurken zorlanıyorum. Konusu güzel, sade ve anlaşılır. Lafı fazla uzatmadan bu yazıyı yazmamın temel sebebine değinelim: “Otoritenin kutsanmış araçları“. Nam-ı diğer “Agamemnon’un sihirli değneği“. Read the rest of this entry

Para Nasıl Çalışıyor?


Bu videoyu bir yıl önce kadar izlemiştim ve çok beğenmiştim. Şimdi tekrar izlediğim halde eski tadını kaybetmemiş:)
Aslında paranın öyküsü çizgilerle bu kadar net anlatılabilir. Bizim içimizden bizim için çıkan bir meta (para) tüm sınırları aşıp bize hükmediyor. Modern zamanın kurumları (bankacılık) işlevsel olarak sömürmeye devam ediyor. Farketmiyoruz derseniz o ayrı!
Fazla gevezeliğe gerek yok. Altyazılı olarak hazırlayan arkadaşa buradan teşekkür ediyorum. İyi seyirler;)

İdeal Devlet Modelinde Amaç Sorunu

“En güçlü gücünü hak, boyun eğmeyi de ödev biçimine sokmadıkça hep egemen kalacak kadar güçlü değildir.”

J.J. Rousseau

Platon

Platon

Devletin bir araç olarak mı yoksa amaç olarak mı var olduğu üzerine yüzyıllardır süren bir anlaşmazlık vardır. Bu konuda birçok felsefi düşünce türetilmiş olsa da, bu yazıda, Platon’un Devlet adlı eseri üzerinden devlet-yurttaş ilişkilerindeki “amaç” sorununa değinilecektir ve ortaya çıkan çelişkiler irdelenecektir. Unutulmamalıdır ki, yönetsel kararların devletin varoluş amaçlarına uygunluğu ve devletin varoluş nedeni, günümüzün önemli tartışmalarından birisidir.

Öncelikle Devlet’te amaçlanan yönetimin temel ilkeleri, fonksiyonları ve sınırları üzerinde durmalıyız. Platon, devleti tanımlarken herkesin mutluluğunu sağlamaya yönelik bir araç olarak göstermektedir. Çünkü devlet yöneticileri, “her fırsatta hem kendileri hem de toplum için en iyi olanı bulup yapmayı ödev bileceklerdir”. Her açıdan kamusal hizmetlerin temelindeki bu söz, kendi içinde bir çelişkiyi de taşımaktadır. “En iyiyi” amaçlayan bu sınıf aldıkları kararlarda her zaman amaçlarına uygun davranabilecekler midir? Devlet bu amaçlara bağlı kalacak mıdır? Bu konuda Platon’un öne sürdüğü diğer fikirler, devleti mutlu olmayı emredici ve ya zorlayıcı bir otorite olarak karşımıza çıkarmaktadır.  Sırasıyla Platon’a göre devletin bazı temel ilkelerini ve amaçlarını inceleyelim. Read the rest of this entry

Yurdumun Sahiplendiği İşletim Sistemi – Pardus

Pardus

PARDUS

Bugün Pardus‘la tanıştım. Daha doğrusu Pardus’u kurmak zorunda kaldım. Yıllardır kullandığım Microsoft XP çökünce insan sinir olup işletim sistemini değiştirebiliyor.

Aslında sloganı çok hoşuma gitti: “Özgürlük için“. Kulağa çok güzel geliyor. Hele Microsoft gibi tekel olmak için yırtınan bilişim furyasını düşününce değeri anlaşılıyor. Pardus linux tabanlı bir sistem. İşin aslı Microsoft XP’ye tamamen yabancı. ama insan zamanla alışıyor. Read the rest of this entry

Geçmişe Yönelik Psikanaliz – Psiko Tarih

Geçenlerde Habertürk kanalında bir psikiyatrist (Doç. Dr. Nusret KAYA) insan beyninin sırları hakkında konuşuyordu. Bende dikkatle oturmuş, çayımı yudumlarken neler anlatmak istediğini anlamaya çalışıyordum. Programın tamamını izleyemedim ama dilerseniz anladığım kadarını size özet geçeyim.

Meğer bizim bilinç altımız sandığımızdan daha derinmiş. Yaşadığımız zaman dilimini değil, asırları kapsayan tarihimizi de içinde barındırıyormuş. Yüzyıllar boyunca koruduğumuz geleneklerin (bilinç altımızda saklı olarak taşıdıklarımız dışında) kökeninde bir nevi “psiko-tarih” olgusu yatıyormuş. Yani genlerimizle beraber bu bilgilerde genlerimizde taşınıyor. Yaşam boyunca gerek rüyalarımızda gerekse toplumsal davranışlarımızda bilgilerimiz ortaya çıkıyor. Read the rest of this entry

Mukaddime

Her zaman yazı yazmak istemişimdir. “İçimden geçenleri döktüğüm birkaç paragraf olsun, birkaç cümle olsun yeter” diye düşünmüşümdür. Çünkü kalem kağıda dokunduğunda yalnızlığımızla baş başa kalırız. Sırlarımızı, gerçeklerimizi satırlara fısıldarız.

Blog dünyasında (yada Fildisikule‘mde) yazmak isteyişimin tüm nedeni bu birkaç satır. Elimden geldiğince hislerimi, düşüncelerimi yazmaya; farkındalıklarımı paylaşmaya çalışacağım.

Ey okuyucu,

Yazan parmaklar benim, okuyan göz senin olduğuna göre hüküm ikimizin arasında saklıdır. Yorumlarınla beni eleştirebilir, hatalarımı düzeltebilir, kendi duygularını paylaşabilirsin. Tek dileğim, beni yargısız infaz etme. Ciddiyetinle fikirlerimi tart, zira düşünebilen bireyler o kadar kolay bulunmuyor.

Eskiler yazılarında kıssalara yer verirlermiş. Bu önsözün de bir hissesi olsun. Yunus Emre çok önceden söylemiş:

Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz

******

Not: Mukaddime önsöz demektir.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 102 other followers