
Değerli dostum İlber Ortaylı, daima büyük bir telezzüzle okuduğum yazılarından birinde, ‘Osmanlıca[nın] öyle Fransızca ve Rusça gibi ayrı bir dil olarak anlaşılama[yacağını], Arap harfleriyle yazılan bir Türkçe [olduğunu]’ bildiriyor.
Ona göre her dil ‘asırdan asıra bazı değişiklikler geçir[mekte], ama bu durum ayrı bir dilden söz etmeyi gerektirme[mektedir]’. Ortaylı, bu konuda herhangi bir temellendirici kanıt önesürmüyor; sadece Viyana Üniversitesi’nde Herbert Duda’nın bu terimle (‘Osmanlıca’ terimi ile H.Y.) nasıl alay ettiğini hatır[lıyor]. Prof. Duda şöyle demiş: ‘Burada Schönbrunn Sarayı semtinde ayrı bir telaffuz, bol Fransızcalı bir saray ve bürokrasi dili vardı, elan da yaşar. Buna rağmen hiç kimsenin, hanedanımızın ismine izaf eden [‘izafeten’ olacak H.Y.) Habsburgca veya Habsburg Almancası dediğini duymazsınız.’
Sevgili Ortaylı, gerçekten çok değerli bir tarihçidir, ama elbette bir polyglot yani, çok dil konuşan biri olmasına rağmen, bir dil bilgini değildir. Onun için de Osmanlıca’nın, ‘ayrı bir dil’ olup olmadığı konusunda, dil uzmanlarının ne söylediklerine bakmak, daha doğru olacaktır.
Okurlarım hatırlarlar mı bilmiyorum, dört yıl önce, çok değerli bir ekonomist, Selim Somçağ da, Türkçe’den ayrı bir ‘Osmanlıca’ olmadığını önesürmüş, ben de kendisine bunun aksini savunan görüşlerimi dilegetirerek cevap vermiştim; -elbette cevabımı, dil bilginlerinin bu konudaki düşüncelerine dayandırarak! Bir kez daha şunu belirteyim: Osmanlıca yazı dilidir ve Türkçe’den ayrı bir dildir: Bir dilin ötekinden ayrı olup olmadığına da, dillerin kökenine, ya da hangi dil öbeğine girdiklerine bakılarak karar verilemez. Osmanlı’nın bürokrasi ve kültür dili olan Osmanlıca, rahmetli Faruk Kadri Timurtaş’ın da ‘Osmanlıca Grameri’nde belirttiği gibi, ‘Türkçe esas olmak üzere Arapça ve Farsça birçok kelime, şekil ve kaideleri içine alan ayrı (vurgu benim H.Y.) bir dil’dir.
Osmanlıca’nın Türkçe’den ayrı bir yazı dili oluşunun tarihi 15. yy.’a kadar çıkar. Rahmetli Prof. Dr. Fahir İz hocamızın ‘Divan Edebiyatında Nesir’ adlı o klasik çalışmasındaki düzyazı dilinin geçirdiği evrelere ilişkin dönemselleştirmeye bağlı kalarak söylersek, ‘15. yüzyıldan sonra halkın konuşma dilini temel alan ‘yalın’ düzyazı, yerini, ‘Arapça ve Farsça sözlüklerden gelişigüzel sayısız sözcük alıp bu dillerin dilbilgisi kurallarına göre kullanan, Türkçe sözlere pek az yer veren, divan şiirinin söz sanatlarından ve sözcük oyunlarından çoğunu benimseyen, şiirdeki kafiyeye karşılık seci kullanan ve eskilerce inşa adı verilen süslü düzyazıya bırakmıştır.
Osmanlıca, bir kere daha belirteyim, yazı dili olarak 15. yy.’dan 20. yy’ın başlarına kadar edebiyat, bilim ve resmî yazışma dilidir: Bir dil bilgini olan Prof. Dr. Tahsin Yücel’in de ‘Dil Devrimi ve Sonuçları’nda belirttiği gibi, ‘süslü’ düzyazı (‘inşa’) dilinin ‘yalnızca günümüzde değil, yazıldıkları dönemlerde de geniş kitlelerce anlaşılması sözkonusu olmadığına göre, Osmanlıca’nın Türkçe’nin değişik bir biçimi değil, Türkçe’den ayrı bir dil (vurgu benim H.Y) olduğunu kesinlemek gerekir’. Dilbilimciler böyle söylüyor…
Hamiş: Geçen hafta ‘Türk şiirinde yabancı kadın adları’ konusunda iki genç ve değerli şairin düşüncelerini aktarmıştım. Bir başka genç ve değerli şairin, Serkan Ozan Özağaç’ın da, şiirlerinde sözünü ettiği ‘Marie Sophie’ye ilişkin düşüncelerini aktarmak istiyorum: ‘Varlık’tan çok Yokluk’tan meydana gelen ya da mahiyetinin Yokluk olmasını arzuladığım bir ‘kadın’ı düşlediğim zamanlarda Balzac’ın ‘Altın Gözlü Kız’ romanında rastladım Marie Sophie’ye. Ve bu ismi şiirlerime dahil ettiğim an, O’na ‘vücud’ demenin mümkün olmadığını ama elbette ‘mevcud’ demenin mümkün olduğunu gördüm. Öyle ki, varlığımın bir kadına böylesine ‘ilahi’ gördüğüm bir duyguyu salık verebilmesi için ‘o’ kişinin vücud bulmaması lazımdı. İşte bu ‘gölge vücud’ kalbin dokunulmayan ızdırabının köküdür. Ve Marie Sophie’nin o yokluktan varlığa doğru yol almasının, bir mısra ya da şiiri kendine ev edinmesinin sebebi elbette ‘sevgi’dir. Ama Marie Sophie, şiirlerden edindiği kişilik ve varoluşuyla şunu bilmelidir ki görünmeyeni (lataayyün) görünüre (ayan) taşıyacak hiçbir görünüş (taayyün) olamaz. O ki, ölmeden evvel ölmüş bir ‘hayal kadın’dır.’ Bu konuya ileride tekrar döneceğim.
Zaman
08/02/2006