
modern?
Acıyı hissetmek için kurban olmak gerekmez…
Geleneksel toplumların insan ve doğa arasında kurmayı başardığı uyum, aydınlanma sonrasında insanın egemen olduğu ve diğer bütün canlıların onun için varolduğu inancıyla bütünleşen büyük ve karmaşık bir hiyerarşi zinciri yarattı.
Geleneksel toplum üyeleri doğaya müdahaleyi en aza indirgeyip, bütün canlı türleri ile akraba olduğu varsayımdan yola çıkarak, hem kendini hem de doğanın bütün görünüşlerini yüceltmeye uğraşıp, büyülü bir dünya yaratma telaşına girerken, modern insan, doğanın büyüsünü bozup, kendi dışındaki her şeyi işlevsel ve akılcı bir bakış açısının yarattığı korkunç bir ideoloji ile bütünleştirdi.
Bu ideolojinin merkezinde insan vardı ve o insan doğanın hakimi, kendi dışındaki tüm türlerin efendisi, yaratan ve yok eden kötü ruhlu bir tanrıydı. Aslında doğanın denetim altına alınması aynı zamanda insanın da denetim altına alınması anlamına geliyordu ki; bugünkü insan trajedisinin kökeninde de aynı ideolojinin izlerinin bulunduğunu görmek için fazla çaba harcamaya
gerek yoktu. Bu nedenle çağdaş devrimci akımlar, siyasetçiler ve benzerleri önemsemese de, doğanın zincirlerinden kurtulması, insanın özgürleştirilmesi mücadelesinin de bir bileşeni olduğu artık kuşku götürmez bir gerçek olarak karşımızda durmaktaydı.
Modern insanın bu trajedisi, onu yozlaştıran, alçaltan, kimliksizleştirip, kendi doğasından kopmasına neden olan büyük bir yıkımında başlangıcıdır. Bu nedenle Modern insan alçaktır ama alçak doğduğu için değil, alçalmadan yaşama şansını yitirdiği için bu böyledir. O kadar yozlaşmıştır ki, doğanın karşısına çıplak elle çıkmaya cesaret edemediğini haykırmak yerine o, doğayı fethetme adına, silahlarıyla donanmış büyük ve haşin bir orduyu salar yağmur ormanlarına.
O kadar gaddardır ki, sadece bitip tükenmez açlığı bastırma sevdasına bütün bir sığır türünün tüm bireylerini bir ahıra kapatıp, birer idam mahkumu gibi, tümünü kılıçtan geçirme işini sadece bir zaman sorununa indirgeyebilir. Tüm hayvanların yumurtalarını çalan, bütün balık türlerini tüketen odur. Ağaçları kesen, kesecek ağaç bulamayınca plastiği üreten odur. Atmosferi zehirleyen, ozonu delen, utanmazca yeni felaketleri hazırlamak için, yeni buluşlar peşinden koşan odur. Binlerce fareyi, binlerce maymunu deneylerinde birer canavara çeviren onun kültürüdür. “Vahşi” olduğu için köpekbalıklarını öldüren, timsahların derisinden ayakkabı yapmayı düşleyen onun uygarlığıdır.
Ondan başka hiçbir canlı, balinaların ya da fokların yağlarını depolamayı düşünmez. Onun dışında hiçbir tür hayvanları yararlı ve zararlı diye ayırmayı beceremez. Onun dışında hiçbir canlı, bir başkasını evcilleştirip, kendi hizmetinde kullanmayı planlayamaz. Onun uygarlığı dışında hiçbir şey, atmosferi kirletip, ardından hijyen dolu steril bir mekan tasarlayamaz. Modern çağ kibirli olmanın erdem, alçak gönüllüğün sefalet, egemenliğin kutsal kabul edildiği karanlık bir uygarlık yaratmıştır.
İşte tüm bu nedenlerle akılcılık da iflas etmiştir. Çağdaş insani yıkımın önüne akılcı yöntemlerle çıkmanın olanaksızlığı ve hepsinden önemlisi insan olarak varolabilmek için, önce insanı kutsayan bu uygarlıkla hesaplaşılması zorunluluğu, öfkeden ve cesaretten yoğrulmuş yeni bir umut arayışını da beraberinde getirmektedir.
Öfke adıyla Versus Kitap’tan yayımlanan roman bu umut arayışının felsefesi üzerine kurulmuştur. Hayvan Hakları Mücadelesini; zavallı, acı çeken canlılara yardım edebilme mücadelesi kolaycılığından çıkaran, hayvanların özgürleşebilmesinin, insanın özgürleşme mücadelesi ile yan yana sürdürülmesi gerektiğini savunan yazar, kurbanın acısını anlayabilmek için kurban olmanın gerekmediğini, ya da başka bir deyişle acı çeken ezilen, bir tek canlının varolduğu koşulda insan dahil hiçbir canlı türünün asla özgür olamayacağını anlatmaya uğraşmaktadır.
Kitap, eğer özgürlük için umut var olmaya devam edecekse; çağımızda öfke duymanın ve cesaret göstermenin varoluşun neredeyse tek biçimi olarak kaldığını anımsatmaktadır. Aynı yayınevinden daha önce çıkan Suptopia romanındaki kahramanların modern toplumun karşısından neredeyse klişeleşmiş yalnızlıkları ve çaresizliklerine karşı, Öfke tek başına olsa dahi her bireyin sorumluluğu olduğunu, o sorumluluğun da insan olabilmek için elimizde kalan son şans olduğunu hissettirmektedir.
“Parlak bir anlatım, gerçek bir sayfa çevirtici. Michael Tobias işe, acıyı hissetmek için kurban olmanın gerekmediğini anlatarak koyuluyor. Ayrıntılar, duygular, heyecan, hırs ve yakıcı intikam ateşi. Evet, intikam… bedel ödetme…
Hayvan tacizcilerinin 1984’ü…”
Keith Mann, ALF (Hayvan Özgürlüğü Cephesi) eylemcisi. Halen, “terörist” eylemlerde bulunmak suçuyla hapistedir.
“Öfke, bize, nedensiz ve sonunu düşünmeden hareket etme eğilimlerimizi hatırlatıyor. Bize kutsalla küfür arasındaki köprüyü aşırtıyor, yaşamın doğasını ve şefkatin önemiyle gerekliliğini derinden fark ettiriyor. Michael Tobias, bizi kendimizle yüzleştiriyor.”
Steven Seagal, oyuncu, yönetmen, yapımcı.
“Kim adaletsizliğe isyan etmez? Ya da kim, tüm pislikleri birden temizleme hayali kurmaz? Kurbanların siyah veya beyaz, masum çocuklar, savunmasız hayvanlar veya ormanlar olması fark eder mi? Michael Tobias, tüm bu umarsız düşünceleri hayata geçiriyor, ahlâkı serüvenle, eylemi öfkeyle harmanlıyor ve ortaya yürekten kopmuş, bilgelikle yoğrulmuş dehşetli bir hikâye çıkarıyor. Bazı kişi ve kurumlar, ÖFKE’nin gerçek hayatta yer bulup bulamayacağını düşünerek uykularından olmalı.”
Ingrid E. Newkirk, PETA (Hayvanlara Ahlâki Muamele için Mücadele Edenler) başkanı.
Öfke
Michael Tobias
Versus Kitap