Flaubert’in Öyküsü: ‘Basit Bir Yürek’ten Tanışı Olduğumuz Yaşamlara

Üç Hikaye - Gustave Flaubert

Gustave Flaubert – Üç Hikaye

Maksim Gorki, “Edebiyat Yaşamım”* adlı eserinde Gustave Flaubert’in “un coeur simple” (basit bir yürek)** öyküsünün onu nasıl büyülediğinden, “tanrı buyruğu kadar” değerli olduğundan bahseder. Çünkü insanı anlamak için insana değen kitapları okuması gerekir aydınların. Flaubert’in hikayesi de “tanışı” olduğumuz sıradan sözcüklerin, sıradan yaşantısını anlatan bir öyküyü oluşturmaktadır.

Gorki’ye hak veriyorum, sade bir yaşamın içinden geçen insanlar için “Basit Bir Yürek”, çevrenin ışıltılı ve olağan gürültüsünün bir kenara atıldığı sessiz bir sahneyi tasvir ediyor. Sürekli mücadele içerisinde koşturan bizler için kaygılarımızın köklerine inme imkanı sunuyor. Hani içinde yaşadığımız toplumda sıkça neyin eksik kaldığını merak ediyor, yahut penceremizin önünden geçen basit/sıradan yaşamların amacını, neyi arzulandığını öğrenmek istiyoruz ya, işte bu sorularımıza Flaubert’in öyküsü ışık tutuyor.

Henüz hikayeyi okumadıysanız, bu paragraftan sonra yazacaklarım için sizi uyarmalıyım. Zira, her metnin okuyucusuna anlattığı bir mesajı olduğuna inanıyorum. Şahsi kanaatimin halihazır belleginizde yer etmemiş bir deneyimi zehirlemesini istemiyorum. Okuyanlar içinse durum son derece kolay, herşey alternatif bir bakış açısıyla sınırlı kalacaktır. Okumaya devam et

Türkiye’de Yönetişim ve E-Devlet Uygulamaları Kapsamında Kocaeli Büyükşehir Belediyesi

1.      Kocaeli Tarihi

Asya ile Avrupa kıtaları arasında önemli kara ve demiryolu güzergâhlarının kesiştiği bir yerde kurulan Kocaeli, bugün Marmara Bölgesi’nin ve yurdumuzun en önemli endüstri ve sanayi yerleşimlerinden biridir. Kocaeli’nin tarihi çok daha eski çağlara uzanır. İlk çağlarda, Bithynia adı verilen bölgede kurulan kentler, sırasıyla, Olbia, Astakos, Nicomedia, İznikmid, İzmid ve Kocaeli adlarını almıştır. Trakya’dan gelen Megaralılar M.Ö. 712’de İzmit Körfezi’nin güneyindeki Başiskele yöresine yerleşerek Astakos adı verilen bir kent kurdular. Astakos halkı M.Ö. 262 yılında, bugünkü İzmit’in bulunduğu alanda kurulan bölgeye yerleşmiştir. Bitinya Krallığı’nın yıkılıncaya kadar başkenti kalacak bu kente, kurucusundan dolayı Nicomedia adı verilir.

Roma İmparatoru Diocletian, 284 yılında Nicomedia’yı işgal ederek Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapar. Bu dönemde şehir, Roma, Antakya ve İskenderiye’den sonra dünyanın dördüncü büyük kenti haline geldi. Fakat Büyük Konstantin tarafından İstanbul’un imparatorluğun merkezi yapılması ve İmparator Jüstinyen’in de Kadıköy-İzmit arasındaki yolu askeri nedenlerle kapatarak ulaşımı İznik üzerinden sağlamasıyla Nicomedia, eski önemini kaybetti.

Kocaeli, Osman Bey ve oğlu Orhan Bey’in uç beylerinden Akçakoca tarafından 1337 yılında Osmanlı topraklarına katılır. Nikomedya Osmanlı egemenliğine geçtikten sonra, önce İznikmid, daha sonra İzmid (İzmit) adını almıştır. Şehir en parlak dönemine Kanuni Sultan Süleyman zamanında ulaştı. 19. yüzyılda İstanbul-İzmit arasında işleyen ve 1873 yılından itibaren de Haydarpaşa-Ankara güzergâhında faaliyet gösteren demiryolunun kente ulaşmasından sonra Kocaeli’nin ticari ve sosyal yaşamı canlanmaya başladı. Kent, 1888 yılında bağımsız sancak oldu ve ismi İzmit olarak değiştirildi. Daha sonra bölgeye fatihi Akçakoca’dan dolayı Akçakoca’nın yurdu manasına gelen ‘Kocaeli’ adı verilir.

Okumaya devam et

şifreleme-internet-etik

İNTERNET KULLANIMINDA ETİK SORUNLAR

şifreleme-internet-etik<<Jean-Claude Garcia-Zamor, “55. Ethical Issues in the Use of the Internet”, Handbook of Comparative and Development Public Administration, Ed: Ali Farazmand, Marcel Dekker, 2001, pp. 795-805.>>

  1. Giriş

1969 yılında İnternet, henüz U.S. Savunma Bakanlığı ve üniversiteli araştırmacılar için bir teknoloji ve iletişim ağıydı. 1996’ya gelindiğinde dünyadaki 234 milyon bilgisayarın 52 milyonunu bağlayan bir deve dönüşmüştü. İnternet, kişisel oyun alanlarından işletmeler için bilgi otoyolu olana dek her türlü hizmeti sunmaktadır. Küresel ağ toplumunun yapısı -internet yoluyla bağlantılı insanlardan, işletmelerden ve kurumlardan oluşan bir dünya- gerçekliği olarak hızlıca var olmaktadır. Bugün, dünya nüfusunun yalnızca %1’i kişisel bir bilgisayar kullanmaktadır ve daha az sayıda insan da internete bağlıdır. Ancak bazı ölçümler dünyanın 2008 yılına gelindiğinde en az 1 milyar siber yurttaşın internetle bağlantılı olacağını tahmin etmektedir. Fakat Birleşik Devletler gibi ilk adımlarını bu alana atan bazı ülkelerde gizlilik, devlet düzenlemeleri ve vergilendirme gibi konular üzerinde kuşkular bulunmaktadır. Birleşik Devletlerde çevrim için gizlilik üzerine ilgi o kadar yüksektir ki, 82 farklı yasa tarafından ülke çapında düzenlenmektedir. Kongre, çevrimiçi gizliliğe önem vermektedir. Benzer yasama faaliyeti dünya üzerinde birçok ülke kanunlarında hem düzenlenmekte hem de varlığı sürdürmektedir (Sagan 1998:45-46).

Teknoloji ve bilgisayarlar çağı, endüstrileşmiş toplumlarda, özellikle de Birleşik Devletler’de benzersiz ikilemlerle gelmiştir. Üç bağlantılı etik konu bu bölümde tartışılacaktır: şifreleme, reklamcılık ve internet üzerinde e-ticaret. Bu üç problem yönetimsel etiğin daha fazla gelişmiş olduğu ülkelerde uygulanmasında önemli etkileri olacaktır. Bunlar ayrıca üçüncü dünya ülkelerine taşıyabilecek olan yönetimin gelişim sürecini yolunu etkileyebilecektir. Zaten bu teknoloji “küresel köy” konseptini daha gerçekçi yapmaktadır. Şifreleme ve internet reklamcılığındaki etik problemlerin tartışılmasının ardından, bu yeni teknolojilerin devlet düzenlemelerindeki zorluklar sorgulanacaktır. Son olarak yönetimin gelişimine olan etkisi gözden geçirilecektir.    Okumaya devam et

kazakistan ülke profili

Kazakistan Ülke Profili / Fildişi Kule

KAZAKİSTAN ÜLKE PROFİLİ

  1. Genel Bilgiler[1]
Resmi Adı Kazakistan Cumhuriyeti
Yönetim Biçimi Cumhuriyet
Resmi Dili Kazakça , Rusça
Başkenti Astana
Yüzölçümü 2,724,900 km²
Nüfusu 18,157,122 (2015)
Nüfus Yoğunluğu 6,66 km²
Para Birimi Tenge
Başlıca Şehirleri Almatı (1,523,000), ASTANA  (759,000).
Kişi Başına Milli Gelir $ 24,100 (2014)
Üyesi Olduğu Uluslararası Kuruluşlar ADB, CICA, CIS, CSTO, EAEC, EAEU, EAPC, EBRD, ECO, EITI, FAO, GCTU, IAEA, IBRD, ICAO, ICC (NGOs), ICRM, IDA, IDB, IFAD, IFC, IFRCS, ILO, IMF, IMO, Interpol, IOC, IOM, IPU, ISO, ITSO, ITU, MIGA, MINURSO, NAM, NSG, OAS, OIC, OPCW, OSCE, PFP, SCO, UN, UNCTAD, UNESCO, UNIDO, UNWTO, UPU, WCO, WFTU (NGOs), WHO, WIPO, WMO, WTO, ZC.
  • Kısa Tarihçe

Kazakların ortaya çıkışları, tarihi kaynaklara göre Cengiz Han’ın torunları zamanına rastlamaktadır. Geleneksel olarak göçebe bir hayat yaşayan Kazakların tarih sahnesinde etkili olmaları ise Özbek Hanları devrinde olur. Bu dönemde Kazakların bir kısmı, Canı Bel’in Oğlu Kasım Han idaresinde Balkaç bölgesinde yaşarlarken, bir kısmı da Burunduk yönetiminde Urallar’da yaşıyordu. Daha sonra Kasım Han, bütün Kazakları kendi egemenliği altına aldı (1520). 17. yüzyılda ise Tevka Han, Kazak Türklerini yasal kurallara bağladı. Ancak 17. ve 18. yüzyıllarda Ruslar Türkistan’da önemli işgallerde bulundular. Bu olaya Kazaklar büyük tepki göstererek 1783’te Sırım Batur önderliğinde bir ayaklanma başlattılar.[2]

Kazak önderler 1906’da halkta milli bilincin uyanmasını sağladılar. 1916’da harekete geçtiler ve 1917’de Umumi Kazak Kongresi’ni toplayarak Orenbur’u başkent yaptılar. 1924’de otonom olarak başkentlerini Ak-Mescit’e taşıdılar ve 1936’da Sovyetler’in bir üyesi statüsünü kazandılar. 1936’da Özerk ibaresi kaldırılarak “Kazakistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti” kuruldu. 1924’den 1934’e kadar tarım politikaları nedeniyle sorunlar yaşandı. Pek çok Kazak boyu, Uygur bölgesine göç etti. II. Dünya Savaşı’nda zor dönemler geçiren ve nüfusunda büyük azalma olan Kazakistan SSC, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dönemi boyunca Sovyet tarım politikalarının uygulandığı bir merkez oldu. 1990 yılında meydana gelen ekonomik krizler ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra 1991 yılında bağımsız olarak dünya arenasında yerini aldı.[3] Okumaya devam et

makale inceleme raporu

MAKALE İNCELEME RAPORU (4)

ESER, H.Bahadır, Türk Siyasal Kültürü İçinde Dinin Rolü Üzerine Bir Açıklama Çabası: Milli Görüş Hareketi Ve Milli Nizam Partisi, Süleyman Demirel Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Y.2013, C.18, S.3, ss.201-224

Anahtar Kelimeler: Siyaset Bilimi, Siyasal Kültür, Din, Milli Nizam Partisi, Laiklik

Makale Özeti

Makale kapsamında; siyasal kültürü içerisinde dinin özel konumu ve bu konumun tarihsel süreç içerisinde Türkiye’de dönüşümü, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte din algısının değişimi ve çok partili hayatın başlamasıyla dinsel faktörlerin siyasal sistemi (bilhassa seçmen davranışları bağlamında) etkileri merkez-çevre yaklaşımı ile araştırılmaktadır.

Okumaya devam et

makale inceleme raporu

MAKALE İNCELEME RAPORU (3)

ÇAĞLAR, İsmail, Taşradaki Madunlar: Erken Cumhuriyet Döneminde Muhafazakâr Muhalefet, Akademik İncelemeler Dergisi, C: 10, S: 1, Y: 2015, ss.109-134.

Anahtar Kelimeler: Türk Modernleşmesi, Çatışma Paradigması, Telfik Paradigması, Maduniyet Ekolu, Dini Yaşantı ve Muhalefet

Makale Özeti

Makale, Cumhuriyet modernleşmesine karşı taşradaki dini muhalefetin maduniyet perspektifinden ele alınmasını konu edinmektedir. Bu perspektifle, tarihsel açıdan çok fazla üzerine düşülmemiş olan taşra yaşamının çeşitli yöntemlerle modernleşme karşısındaki tutumunun değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Madunlar ile kastedilen unsur ise en geniş anlamıyla dikey -ve bir bakıma dışa doğru- sosyal hareketlilikten mahrum bırakılmış kişiler ve gruplardır. Bu kişilerim ortak muhalefet biçimleri ayak sürümek, simülasyon/dissimülasyon, firar, yapmacık itaat, yapmacık cehalet (bilmemezlikten gelmek, tecahül), iftira, kaytarma, dedikodu ve benzerleri gibi davranışlardır. Okumaya devam et

makale inceleme raporu

Makale İnceleme Raporu (2)

KOCA, Ferhat, Küreselleşme Sürecinde Müslümanların Geleneksel Kendini Tanıma Biçimlerinin Yenilenmesi Üzerine, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, S:25, 2015, ss. 53-75.

Anahtar Kelimeler: Din, İslam, İslam Hukuk Metodolojisi, Karşılaştırmalı Hukuk.

Makale Özeti

Makale kapsamında; din ve İslam terimlerinin tanımlamaları yapılmakta, Müslümanların geleneksel kendini tanıma biçimleri ve bu biçimlerin olumlu-olumsuz sonuçları ortaya konulmakta, daha geniş bir İslam inancı içerisinde Müslümanların zihin atlasında yenileme yapılabilmesinin yolları araştırılmaktadır. Okumaya devam et

Ülke Profili: Estonya’nın Siyasal Yapısı

ESTONYA ÜLKE PROFİLİ

Genel Bilgiler[1]

Resmi Adı Estonya Cumhuriyeti
Yönetim Biçimi Cumhuriyet
Resmi Dili Estonca
Başkenti Tallinn
Yüzölçümü 45,228 km²
Nüfusu 1,265,420 (2015)
Nüfus Yoğunluğu 27,978 km²
Para Birimi EURO
Başlıca Şehirleri Tallinn (439,618), Tartu (97,117), Narva (58,663), Pärnu (41,528)
Kişi Başına Milli Gelir $27,900 (2014)
Üyesi Olduğu Uluslararası Kuruluşlar Australia Group, BA, BIS, CBSS, CD, CE, EAPC, EBRD, ECB, EIB, EMU, ESA (işbirlikçi devlet), EU, FAO, IAEA, IBRD, ICAO, ICC, ICCt, ICRM, IDA, IEA, IFAD, IFC, IFRCS, IHO, ILO, IMF, IMO, Interpol, IOC, IOM, IPU, ISO, ITSO, ITU, ITUC (NGOs), MIGA, MINUSMA, NATO, NIB, NSG, OAS (gözlemci), OECD, OIF (gözlemci), OPCW, OSCE, PCA, Schengen Convention, UN, UNCTAD, UNESCO, UNHCR, UNTSO, UPU, WCO, WHO, WIPO, WMO, WTO
  • Kısa Tarihçe

Estonya’nın bulunduğu bugünkü alanda; yerleşimler ilk olarak 11.000 yıl önce, buz örtüsünün çekilmesinin ardından görülmektedir. Daha sonra 12.yy boyunca Baltık bölgesi Töton Şövalyelerinin hâkimiyetinde olduğu görülen bölge halkı, 13.yüzyılın başında, Alman ve Danimarka Haçlı seferlerinin baskısı altında Hıristiyan Birliğine dâhil edilmiştir. 14. Yüzyılda Baltık Bölgesinin kontrolü Hansa Birliğinin eline geçmiştir. 1248’lerin başında şehir sözleşmesini alan Tallinn’de (Reval) dâhil olmak üzere Estonya’nın birçok şehri ve kasabası bu birliğe dâhil edilmiştir. 16. yüzyılın birinci yarısından itibaren Reformasyon süreci Estonya’ya ulaşmış Protestan kültürün hâkimiyeti altına girmiştir.[2] Okumaya devam et

Makale İnceleme Raporu (1)

TURAN, İbrahim, AB Sürecinde Diyanet İşleri Başkanlığı: Özerklik ve Temsil Sorunu Bağlamında Bir Değerlendirme, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2011, S. 31, ss. 127-156.

Anahtar Kelimeler: Diyanet İşleri Başkanlığı, Avrupa Birliği, Özerklik, Temsil, Alevilik

1.      Makale Özeti

Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde Türkiye, hem yapısal hem de düşünsel bir açıdan dönüşüme uğramaktadır. Özellikle demokrasi ve insan hakları düşüncesinin yaygın kabulü, bu düşüncelerin toplumsal hayata uygulanmasını sağlayacak düzenlemelere ilişkin yeni talepleri gündeme getirmektedir. Bu durum, Türkiye’de din hizmetlerini vermekle yükümlü bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nı tartışmaların odak noktasına yerleştirmektedir. Okumaya devam et

Toplum ve Tahayyülün Dönüşümü Üzerine

social-Imagination-17. yüzyıl bilimsel devrimleri evrenin akıl yoluyla anlaşılabileceği düşüncesini doğurmuştur. Bu düşünce biri zihinsel ve manevi, diğeri fiziksel ve maddi iki alanı ortaya çıkarmıştır. John Searle’nin de işaret ettiği gibi din, manevi alanı; bilim, maddi alanı sahiplenmiştir. Bu formülasyon Descartes ile zirveye ulşamıştır. Gelecek yüzyıllarda düalizmi reddetmelerine rağmen Freud’un zihin bilimi, Marx’ın ise bir tarih ve toplum bilimi yaratma amacında bu düşünce kendisini göstermeye devam etmiştir.

Bu süreçte bizden bağımsız olarak var olan gerçek bir dünya düşüncesine dışsal realizm adı verilir. Dışsal realizme karşıt fikre ise idealizm adı verilir. İdealizmin en etkili düşünürü olan Kant, empirik dünyanın ötesinde kendinde şeylerden oluşan ve hakkında bilgi sahibi olamayacağımız bir gerçekliğin olduğunu ileri sürer. Böylece idealizm, görünüş ile gerçeklik arasındaki perdeyi kaldırır. Gerçekliğin sistematik görünüşlerden oluştuğunu kabul eder. Okumaya devam et

Avrupa Birliği’nde Oydaşmacı Demokrasi Modeli

ab-parlamentosu

AB Parlamentosu

Avrupa Birliği’nin temel kurumları yasama, yürütme, yargı ve parasal organlar şeklinde sınıflandırmak daha önce belirtilen ülkeler kadar kolaylıkla olmuyor. Ancak AB’nin gelişmesinde atılan belli başlı adımların büyük çoğunluğu Avrupa Konseyi tarafından yerine getirilir. Avrupa Komisyonu ise AB’nin yürütme organı gibi çalışır.Avrupa Parlamentosu yasama organın alt meclisi, Avrupa Konseyi ise bir üst meclis olarak değerlendirilebilir.
1)Yürütme Gücünün Geniş Koalisyon Hükümetleri Tarafından Paylaşılması

Avrupa Komisyonu her bir özel bir bakan sorumluluğunu üstlenen ve üye devletlerin hükümetleri tarafından atanan 20 üyeden oluşur.Almanya,İngiltere,İspanya,Fransa,İtalya komisyon için iki üye atar.Diğer ülkeler birer üye atar. AB içindeki bütün üye devletler bu komisyon içinde temsil edilir. Okumaya devam et

Modernitedeki Ahlaki Durum – Agnes Heller

4753704-4x3-340x255

Agnes Heller

Asıl sorun – birçoklarının inandığı gibi – tanrının olmadığı koşullarda iyiyi kötüden ayırma imkanımız olmaması değildir. Asıl sorun neyi iyi, neyi kötü saymamız gerektiğidir.

Bütün filozofların aynı pratik amaç (daha çok nezihlik, ahlaki yasaya itaat) için çalışmaları koşuluyla, teorik çoğulculuğun modern şartını kabul etme girişimi, sadece liberal hoşgörülülüğe ilişkin bir alıştırma değildir; aynı zamanda, yeni bir felsefi içgörüyü ifade eder.

Dünya görüşlerinin, felsefelerinin, metafiziklerin ve dinsel inançların çeşitliliği, rakip dünya görüşlerinden bir tanesi – sadece kendi taraftarı için değil, ama evrensel bir niyetle de – buyrukları ve yasakları belirlemediği sürece, ortak bir etosun ortaya çıkmasını engellemez.

Hristiyanlık, modern doğal hukuk teorilerinin ilgileriyle kaynaştı. Bu eğilimden “modern hümanizm” diye bahsedeceğim. Kanımca hümanizm ne öznelciliğin Descartesci kalıtıyla özdeştir, ne bireyi evrenin merkezine yerleştirme girişimi ile bitişiktir. Hümanizm yumuşaklık anlamına …(her şeyi anlamak, her şeyi hoşgörmektir) anlamına gelmediği gibi, tüm ahlaki normlarımızı ve kurallarımızı rasyonelleştirme girişimi anlamına da gelmez.

Modern hümanizmde bir nebze mistisizm vardır; milliyetlerimize, metafizik itikat ve inançlarımıza bakmaksızın hepimizin içinde var olan ortak ruh gibi bir şeye bağlanmak sözkonusudur.

Okumaya devam et

Rene Girard’ın Romansal Hakikati: Üçgen Arzu

Romantik Yalan Romansal Hakikat

Romantik Yalan ve Romansal Hakikat Metis Yay.

İnsan ya bir Tanrı’ya sahiptir ya da bir puta.
Max Scheler
Rene Girard‘ın Romantik Yalan ve Romansal Hakikat: Edebi Yapıda Ben ve Öteki başlıklı kitabını uzun bir süre önce okumuştum. Metis Yayınlarından çıkan kitap, fransızca olarak ilk defa 1961 yılında basılmış. Bu nedenle “yeni” bir eser sayılamaz. Fakat yazarın bakış açısı ve temellendirdiği hipotezler kitabın kolay eskimeyeceğini gösteriyor.
İlk bakışta kitap 12 bölümden oluşuyor. Cervantes‘ten Stendhal‘a, Dostoyevski‘den Proust‘a kadar geniş bir yazar zümresine eleştiri oklarını yöneltiyor. Flaubert de dahil. Benim ilgimi temelde dört başlık çekti: “Üçgen” Arzu, Arzunun Dönüşümleri, Efendi ve Köle ile Kahramanın Çileciliği.
Aslında kitabın tamamı edebiyat kuramına ilişkin teknik detayları içeriyor. Dolayısıyla yoğun ve karmaşık bir dili kullanımını görüyoruz. Kitabı bitirmenin zorluğu da bu uslubundan kaynaklanıyor.
Kısa bir tanıtımdan sonra yazının asıl konusuna gelelim. Amacım kitabın uzun uzadıya eleştirisini yapmak değil. Sadece kitabın (bence) temel çizgüsini oluşturan “Üçgen Arzu” kavramından bahsetmek istiyorum. Çünkü bu kavram, ilerleyen sayfalardaki incelemelerin temelini oluşturuyor. Kitabın temel hipotezi de bu varsayım üzerine kurulmuş.
Okumaya devam et

Totalitarianism is…

totalitaryanizm

Totalitarianism is never content to rule by external means, namely, through the state arid a machinery of violence; thanks to its peculiar ideology and the role assigned to it in this apparatus of coercion, totalitarianism has discovered a means of dominating and terrorizing human beings from within.
Hannah ArendtThe Origins of Totalitarianism

 

Solidarity

“Remember the solidarity shown to Palestine here and everywhere… and remember also that there is a cause to which many people have committed themselves, difficulties and terrible obstacles notwithstanding. Why? Because it is a just cause, a noble ideal, a moral quest for equality and human rights.”

Edward Said

İlk Osmanlı Medreseleri ve Ulema

İlk Osmanlı medresesi 1330 tarihinde Orhan Gazi tarafından İznik’te yapılmış ve ilk müderris olarak da Şerefüddin Davud-i Kayseri tayin edilmiştir. Daha sonra çeşitli zamanlarda medreseler açılmaya devam edilmiş ve Sahn-ı seman medreseleri inşa edilinceye kadar Edirne, Bursa ve İznik’teki medreseler önemini korumaya devam etmiştir.

Osmanlı sultanları medrese açmak istediklerinde öncelikle Konya, Kayseri ve Aksaray gibi Anadolu’nun kültür merkezlerinden çeşitli bilginler çağırmışlardır. II. Murad döneminde İran’dan davet edilen Alâeddin Tusi ile Fahreddin hızla gelişen Osmanlı medreselerinin ününü arttırmışlardır. Osmanlı siyasal kültürünün oluşum dönemi olan 14. ve 15. Yüzyıllarda, Osmanlı uleması Mısır, İran ve Türkistan’a giderek eğitimlerini bu ülkelerdeki büyük bilginlerinin yanında tamamlamışlardır. Böylelikle dini ve fenni ilimler bir arada okutulmaya başlanmıştır.

Fatih Sultan Mehmed döneminde eğitim sitemi yeniden yapılandırılmış, İslam devletlerinden çeşitli bilginler davet edilmiştir. İstanbul’da bu bilginler için Sahn-ı Seman Medreselerini kurdurmuştur. Mantık, felsefe ve matematik gibi dersler verilmeye başlanmıştır. Aslında bu medreselerin kurulmasıyla özgün bir “Osmanlı uleması” tipolojisinin doğuşu mümkün olmuştur. Bu tipolojide ulema klasik mantık ilimlerini bilen, İslam’ın bir çeşit “hermeneutik” yorumunu yapabilen ve farklı dillerle (Farsça, Arapça) okuyup yazabilen bir zümredir.

Osmanlı Medreseleri temelde iki eğitim kategorisini içinde barındırmaktadır. Önce “Haric” medreseleri ile fikri ilimler üzerine eğitim verilmektedir. Daha sonra da“Dâhil” medreseleri ile dini ilimler üzerine dersler okutulmaktadır.Dini ilimler esas olarak Sünni İslam kaidelerine göre okutulmuştur. Kuruluş döneminde ilk müderrisler Selçuklu eğitim teşkilatından devşirilmiş olduklarından bu durum olağan karşılanmalıdır. Medreselerin yapı ve hiyerarşi olarak Ortaçağ Avrupa’sının “universitas” denilen yapılarına benzediği de görülmektedir.

Okumaya devam et

Osmanlı İmparatorluğu (1700-1922)

Donald Quatert’in “Osmanlı İmparatorluğu 1700- 1922” adlı kitabı için hazırladığım bir yazıyı, kısaltarak buraya ekliyorum.

Osmanlı İmparatorluğu altı yüz yıldan uzun bir süre dünya sahnesinde rol oynamış, Ortadoğu devletine özgü kurumları kendine uyarlayarak hızla sınırlarını büyütmüş bir siyasal birliktir. Çünkü Türkmen geleneklerini İslam inancıyla beslemiş, Bizans ve Fars siyasal kurumlarından etkilenmiş ve üç kıtada topraklarını genişletmiştir. Donald Quataert, Osmanlı İmparatorluğu 1700-1922 adlı kitabında kısaca bu büyük siyasal gücün ortaya çıkışını sonra yükselişi ve çöküşünü inceliyor. Devletin 17.yüzyıl sonra gücünü yeni Avrupa karşısında kaybetmeye başlamasını ve gücünü toparlayamayarak 20. yüzyıl başlarında siyaset sahnesinden çekilmesinin sosyal, ekonomik ve siyasi nedenlerini önümüze seriyor.

Quataert’e göre kuruluş öneminde gazilik ve dini nitelikler önemli olsa bile asıl belirleyici nokta devletin niteliği ile olmuştur. Pragmatik bir devlet olarak Osmanlılar dönemin diğer devletleri ile benzerlik içindeydi ve bu yüzden kendine özgü bir çizgisi bulunmuyordu. Belki bulunduğu coğrafyanın avantajları olabilirdi, o kadar. Çünkü Osmanlı başarısının kesinlik taşıdığı ilk olay Çimpe Kale’sinin alınarak Balkanlar için güvenli bir köprübaşına sahip olmasıdır. Bu durum Anadolu’daki rakipleri karşısında yandaşlarına sunabileceği yeni zenginleşme alanları anlamına geliyordu. Böylece Türkmenleri Bizans Anadolu’suna getiren güçlerin benzerleri, şimdi de Osmanlılarla göçmenleri Balkanlar’a getiriyordu.

Osmanlılar, ilerleyişlerini kolaylaştıran bir dizi faktöre sahipti. Bizans içindeki taht kavgaları Balkanları güçsüz bırakmıştı. Niğbolu ve Varna savaşları ise Osmanlının Balkanlar’daki durumunu perçinlemiş son haçlı seferlerini bertaraf etmesini sağlamıştı. Bu savaşlarda Balkanlar’daki feodal beyler de Sultan’a destek vermişti. Demek ki çıkarları karşısında Osmanlılar etrafında Müslümanlar kadar Hıristiyanlar da toplanabiliyordu. Yapılan fetihler dinamik bir nüfus yoğunluğunu da taşımış ve 2.Mehmet’in İstanbul’u almasından sonra şehir imar edilmişti. 1478 yılında şehir nüfusu iki katına çıkarak yaklaşık 70.000’e ulaşmıştı. Dolayısıyla bir zamanlar bölünmüş olan ticaret yolları ve kaynaklar artık tek bir imparatorlukta birleşiyordu.

Okumaya devam et

İçimizdeki ülke “Bohemya”.

Güllük gülistanlık bir ülke değildi Bohemya. Çok kötü de değildi, vasattı. Adına “Darbium”(1) denen bir rejim yaşamaktaydı. Parlamenter demokrasiden, kalabalık insanlardan, kudretli bir ordudan teşekkül etmişti. Bu yüzden “darbe+demokrasi” anlamında kısaltılarak “2D” denilmişti. Olağanüstü koşullarda, olağan bir yönetim sergileniyordu. İlk darbe uzun yıllar önce yapılmıştı. Sonra öksürük nöbetleri gibi tekrarlanmıştı. Uyutmuyor, nefes aldırmıyordu.

Ülke nüfusunun %90’ı, Bohemlerden oluşmaktaydı. Geriye kalanlarsa hiçbir hakkı bulunmayan “yabancılardı”. Bohemler kendince bir topluluktu ve geniş toprakları mevcuttu. Tarihi şanlı, gelenekleri özgün, yemekleri ünlüydü.

Özgün bir dili vardı: Bohemce. Lüzumsuz kelimelerden temizlenmiş, arı bir dildi. Diğer ulusların kavramları yoktu içinde. Zaten diğerlerinin önemi de yoktu.

Not: Dilbilgisi kuralları der ki, Bohemce’de isimler fiillerden önemlidir. Ne yapıldığı değil, kimin yaptığı önemlidir. “Bal tutan parmağını yalar” denilirse burada “tutan” ve “yalayan” önemsenir. Gerisi fiyasko.

Ülkede yüksek tirajlı siyasi gazeteler yayınlanırdı. Dincisi, milliyetçisi, hürriyetçisi, yaşlısı, genci, emeklisi hep kendi gazetesinde yazardı. Yüzlerce kitap, dergi de cabası.

Okumaya devam et

Türkiye’nin Siyasal Rejimi(!)

Taha Parla, siyasal bilimler alanında değerli bir akademisyen ve yazarımızdır. “Türkiye’nin Siyasal Rejimi” adlı kitabında ise temel olarak demokratik ve hukuksal bir düzen arayışını ifade etmektedir. Çeşitli yayın organlarından derlenmiş bu yazılar, kendi içinde birçok ipucunu içermektedir. Bu ipuçlarından birisi “rejim” kavramı, diğeri ise “politik kültür”dür. Bu nedenle yazımda bu iki kavram üzerinde durmak istiyorum.

“Rejim” kelimesi kökeni itibarıyla Fransızca bir sözcüktür ve daha çok Fransız İhtilali’ne kadar süren yönetim biçimini tanımlamaktadır (l’ancien régime). Bu bağlamda rejim, siyasal ve sosyal düzenin tümünü ifade etmektedir.

Türk Dil Kurumu’nun (TDK) hazırladığı sözlükte ise rejimin dört farklı anlamı bulunmaktadır: 1. Yönetme, düzenleme biçimi, düzen. 2. Diyet. 3. Bir devletin yönetim biçimi. 4. Akarsu debisinin yıl boyunca gösterdiği değişikliklerin tümü.

Taha Parla kitabında “siyasal rejim” ile daha çok TDK’nın birinci maddesini kastediyor görünmektedir. Anayasa ve hukuk ilişkisi kapsamında yasama, yürütme ve yargı erklerinin tarihsel sürekliliğini ve düzenini mercek altına almaktadır. Örneğin, 1921 Anayasası’nda temelleri atılan “Halk – Parlamento – Hükümet – Bürokrasi” sıra dizisi çeşitli müdahalelerle bazen yürütmenin bazen de yargının lehine değişmekteyken, 12 Eylül darbesi güçler ayrılığı ilkesinin bozulmasına ve çok önemli yetkilere sahip bir üst yürütmenin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Dolayısıyla en zayıf halka olan bürokrasi ve hükümet (değişiklik gösterse de) en güçlü halkaya evirilmiştir. Altüst edilmiş siyasal yapıda türlü hukuksuz eylemler göz ardı edilmiştir. Bu noktada yazar, yeni yönetimin yaptığı düzenlemelerin meşruiyetini, siyasal partilerin “icazetli” dönüşlerini ve ortaya çıkan yeni sistemi eleştirmektedir.

Okumaya devam et

Pompei'nin Son Günleri - İtalya

Biz unuturuz, deprem hatırlatır!

Pompei'nin Son Günleri - İtalya

Yüzümüzü geçmişe çevirdiğimizde, depremlerin her çağa karanlık bir iz bıraktığını görmekteyiz.
Gravürlere, yağlıboya tablolara, tozlu sayfalara gömülen hatıraları bulmaktayız.
Yıkılan binalar, dağılan eşyalar arasında mitle gerçeğin karıştığı korkuları öğrenmekteyiz.
Kimi zaman şeytan figürleri, kimi zaman Ayasofya’nın kubbesinde kocaman bir çatlak belirmektedir.
Enkazlar arasında detaylar ortaya çıkmaktadır. Bir resim bazen gördüklerimizin çok daha fazlasını anlatmaktadır.
Sular altında kalan şehirler, dua eden insanlar, devrilen surlar tek bir şey üzerinde kesişmektedir: Depremler.
Bu albüm depremin tanıklarını anlatacaktır, onların gözüyle…
17 Ağustos İzmit, 12 Kasım Düzce , 23 Ekim Van depremleri olmadan…
Okumaya devam et

Chaplin’in kökeni önemli mi?

"Charlot"

İngiliz sinema oyuncusu ve yönetmeni Charlie Chaplin (asıl adı Charles Spencer Chaplin), 16 Nisan 1889’da İngiltere’nin başkenti Londra’da dünyaya geldi.[1]

Charles Chaplin (Şarlo), 16 Nisan 1889′ da Londra’nın fakir semtlerinden biri olan East Lane, Walworth’ ta doğdu.[2]

Yanlış. Chaplin’in doğum yeri şuanda bilinmiyor.

NTV’nin haberine göre; İngiliz iç istihbarat servisinin (M15) 1952 yılında yaptığı soruşturmada, Chaplin’in doğum yerine ilişkin kesin bir bilgiye ulaşılamadığı ortaya çıkmış. İlgili dosyayı Federal Soruşturma Bürosu (FBI) istemiş ve Chaplin’in güvenlik riski oluşturmadığına karar verilmiş. Ayrıca Guardian’daki haberde “komünist cephe örgütlerine para sağladığı”, “komünizm sempatizanı” olduğu yazılmış.

Bence haberin önemi birkaç noktada ortaya çıkıyor. Okumaya devam et

Leo Strauss ve Siyaset Felsefesi

leo-strauss

Leo Strauss, 20.yy’ın en etkileyici düşünürlerinden birisidir. Birçok siyasal felsefeci gibi Nasyonel Sosyalistler’in Almanya’da iktidara gelmesiyle, Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmiştir. Eserlerinde antik siyasal metinlere önem vermiş, filozofların satır aralarında ne söylediğini açıklamaya çalışmıştır. Onun çalışmalarıyla siyasal metinler tekrar popüler hale gelmiş ve üzerinde araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Strauss, doğal haklar, akıl, vahiy ve demokratik toplumlarda eğitim gibi temel sorunlara yeni bir aydınlık getirmiştir. Bu nedenle kendisine siyaset felsefesi tarihçisi de denilmektedir.

Strauss’un görüşlerine genel bir çerçeve çizdiğimizde iki temel noktaya odaklandığını görebiliriz. İlki, günümüzde modernizmin bir buhran içerisinde olduğu ve köklerinin siyasal tarihin geçmişinde saklanmış olmasıdır. İkincisi de  “tarihsicilik” anlayışıyla insan aklına yönelik sonsuz güvenin, nihilizme dönüşmesidir. Strauss, mutlak hakikate ulaşmaya çalışmaktadır. Bu nedenle fikirlerini benimsediği, olumlu yargılar beslediği klasik doğal hukuk düşünürleri ile modern doğal haklar kuramı arasındaki farkları, çelişkileri irdelemektedir.https://fildisikule.wordpress.com Okumaya devam et

Word’de sayfa nasıl numaralandırılır?

Bir word dökümanında sayfaları numaralandırmak istediğimizde Ekle –> Sayfa Numarası yolunu izleyerek bu işlemi gerçekleştirebiliriz. Bu durumda numaralandırma dökümanın 1. sayfasından başlar ve devam eder.

Ancak bazı durumlarda numaralandırmayı ilk sayfadan değil de, sonraki bir sayfadan başlatmak isteyebiliriz. Böyle bir durumda yukarıdaki yöntemden farklı bir yol izlememiz gerekir.

Sayfa numaralandırmaya 4. sayfadan başlamak istediğimizi varsayalım. Bunun için aşağıdaki adımları izleriz:

Okumaya devam et

 

mutlu kent

Brezilya’nın en büyük şehri açıkhava reklamlarının yasaklanmasından beş sene sonra, hiç olmadığı kadar canlı

 

Reklamlardan arındırılmış 11 milyonluk bir kent hayal edin. Şu anki kentsel peyzajımızın renk ve kargaşasının birbirlerinden ayrılamayacak şekilde McDonald’s’ın altın ark veya Coca-Cola’nın derin kırmızısı ile birlikteliği düşünüldüğünde neredeyse imkansız. Lakin, São Paulo (Brezilya) sakinlerinin bu durumu hayal etmeleri gerekmiyor: basitçe kentlilerin sokakta yürürken etraflarına bakmaları reklamsız bir şehir görmeleri için yeterli. Eylül 2006’da São Paulo’nun populist belediye başkanı, Gilberto Kassab, dükkanların önü, otoyol ve billboardlar dahil olmak üzere bütün açıkhava (outdoor) reklamları yasaklayan, “Temiz Kent Yasası” diye anılan kanunu geçirdi.

Yasa henüz çıkmadan, kentin iş dünyası ve ekonominin diğer bileşenleri arasında tehlike çanlarını çaldırdı. Eleştirenler, reklam yasağının 133 milyon dolarlık gelir ve 20 bin istihdam kaybına yol açacağından endişelenmişlerdi. Kent sakinleri, reklam maskesi düşmüş şehirlerinin daha da çirkin gözükeceğinden korkarak alarma geçmişti. Endişelere rağmen, yasa geçti ve dünyanın yedinci büyük şehrine dağılmış 15000 billboard indirildi.

Beş yıl sonra…

View original post 257 kelime daha

473 Kelimede Kısa Libya Tarihi

Libya hakkındaki bilgilerimiz “Arap Baharına” kadar görece sınırlı bir alanı kapsamaktadır. Belki de araştırmacılar Libya’yı ya görmezlikten gelmiş, ya da girift sosyo-ekonomik ilişkiler nedeniyle ilgilenmemiştir. Bunun üzerine “belki birisinin dikkatini çeker” umuduyla blog’a bir not düşmek istedim ve 473 Kelimede Kısa Libya Tarihini yazdım. Özenle hazırlanmış, kusursuz bir yazı olduğunu iddia etmiyorum. Libya’yı az da olsa tanıtsa yeter.

473 Kelimede Kısa Libya Tarihi

1969 Kaddafi ve C. Abdünnasir

1969 yılında Kaddafi ve C. Abdünnasır

Libya, çöl ve denizin yüz yüze geldiği, coğrafyanın ve kültürel yapının şekillendirdiği siyasal bir sisteme sahip Kuzey Afrika devletlerinden birisidir. Toplam yüz ölçümü 1.759.540 km²dır. Cezayir, Tunus, Çad, Mısır, Nijer ve Sudan ile sınır komşudur. Özellikle coğrafi şartların, kentlerin ve ticaret yollarının yerleşimini de belirlediği ülkenin %90’ı çöllerden oluşmaktadır. Çöl, başkent Trablus ile ikinci büyük şehir Bingazi’nin arasında doğal bir set oluşmaktadır. İklim şartları nedeniyle su kaynakları hayati önem taşımaktadır. Nehirlerin olmadığı bu çöl devleti topografik olarak üç bölgeye ayrılmıştır: batıda Trablus, güneyde Fizan ve doğuda Sirenayka.

Libya, tarih içinde çeşitli devletlerin egemenliğine girmiş bir “üs” bölgesidir. Osmanlılar tarafından 1551 Yılında Turgut Reis tarafından fethedilmiş ve bir “uc” beyliği olarak kabul edilmiştir. Bu tarihten itibaren Osmanlı İmparatorluğu idaresinde Kuzey Afrika, adına “Garp Ocakları” denilen Tunus, Cezayir ve Trablusgarp’ı kapsayan özerk bir muhtariyet ile yönetilmiştir.

17. Yüzyıldan itibaren çeşitli eyaletlerde yeniçeri isyanları görülmeye başlanmış ve merkezi otorite zayıflamıştır. Yönetim sırasıyla seçilmiş asker veya denizci kökenli kişilere geçmiştir. Kısacası, hukuki olarak Osmanlı idaresi devam ettiği halde, uygulamada nüfuzu feodal beyler kazanmıştır. Zamanla “Bey” veya “Dayı” adı verilen bu yöneticiler, merkezden bağımsız olarak bir takım özel haklara sahip olacaklardır.

Okumaya devam et

“Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması (1923-1931)” Üzerine Kısa Bir İnceleme

Gavrilo Princip

Avusturya-Macaristan Veliahtı Arşidük Franz Ferdinand'ı öldüren Gavrilo Princip'in yakalanışı.

1. Dünya Savaşı’nın ardından imparatorluklar dağılmaya başlamış ve parlamenter sistem hâkim yönetim modeli olarak kabul edilmiştir. Buna bağlı olarak dünyanın farklı yerlerinde özgün parti tipolojilerinin doğduğu görülmüştür. Kimi devletler tek partili sistemlere geçerken, kimisi de çok partili hayata geçmiştir. Fakat çok partili sistemler kısa ömürlü olmuştur. Örneğin Almanya’da kurulmuş Weimar Cumhuriyeti 14 yıl sonra Nazi Parti’sinin iktidara gelmesiyle fiilen sona ermiştir. Faşist diktatörlük kurulmuştur.[1] Benzer şekilde İsviçre çok partili hayatı uygulamaya başlamış, fakat 1929 yılında Sosyalist Parti’nin “Burjuva Bloğu” tarafından Federal Konsül’den dışlanmasıyla sona ermiştir. Muhafazakârlar tarafından otoriter bir yönetim modeli benimsenmiştir.[2] Rusya’da “Bolşevik Devrimi” ile totaliter ve tek partili yönetim sistemi uygulanmıştır. Türkiye’de ise bağımsızlık mücadelesinin ardından, tek parti yönetimine dönüşecek Halk Fırkası iktidarı kurulmuştur.

Neden farklı ülkelerde benzer değişimler yaşanmaktadır? Bu sorunsal, parti sistemleri üzerinde araştırmalara neden olmuş, dünya çapında tek parti yönetimi olgusu mercek altında alınmıştır. Mete Tunçay, kitabın giriş bölümünde geniş bir literatür taraması yaparak, söz konusu incelemelerden bizi haberdar etmektedir. Ayrıca tek parti yönetimi hakkında aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır.

Okumaya devam et

Narcissus – Caravaggio

"Narcissus" Caravaggio 1597

Nerkis çiçeğine adını veren Narkissos’un öyküsü hemen her çağda şairleri esinlemiş bir öyküdür. Onu en güzel anlatanlar arasında da Latin şairi Ovidius önde gelir. Ovidius, Narkissos’la Ekho efsanelerini birleştirerek iki insanın aşk uğruna harcadıkları boşuna çabaları bir tek dram olarak canlandırır. Bu tablo Caravaggio’nun mitolojiye göndermesidir.

Quest.Net ve Modern Sömürü Düzeni

Bu yazı Alemin Renkleri adlı siteden alınmıştır.

Quest.Net, kendi çıkarlarından başka bir şey gözetmeyen tamamen materyalist bir sistemdir. Oysa burada söylediğimizin aksine; bir dayanışma, sisteme katılan üyelerin çıkarlarını gözetme, liderlerin altlarını eğitmesi gibi hoş ve ahlaki durumlar (güya) görebiliriz. İlerleyen safhalarda detaylı olarak göreceğimiz gibi bunun birçok sebebi var. Başlangıç olarak: salt maddeci bir sistemin insan faktörünü yeterli oranda kullanamayacağını, insandan (üyeden) başka sermayesi olmayan sistemin kendi bekası için insan fıtratına uygun (!) stratejiler üretmesi gerektiğini, bunlar olmaksızın insan (üye) üzerine kurulu sistemin batacağını, söyleyebiliriz. Yani burada, sistem içinde bulunan ahlaki unsurlar sistemin işleyişi için vardır ve sunidir.

Sistemin ilerleyebilmesi; insanın (üyenin) sadakatine, eğitilip terbiye edilmesine ve yetişen üyenin (lider) kendi kişilerini eğitmesine bağlıdır. Ancak böyle olmalıdır ki eğitilenler bir süre sonra eğitici konuma gelsin ve böylelikle sınırsız bir döngü sağlanabilsin.

Burada, sisteme katılan bireyi bir tavuk olarak düşünebiliriz. Bu tavuğun yumurtlaması gerekmektedir. Elbette bu yeterli değildir. Ayrıca yumurtalarını eğitmesi ve onları yeni yumurtalar üretebilecek bir tavuk olarak yetiştirmesi gerekmektedir. Yumurtlamayan, yumurtlamayı beceremeyen tavuk işe yaramaz, ancak sistemi kilitler. Görüldüğü gibi bilinçsiz bir katılımın işe yaramadığı bu sistemde her zincir halkası eğitilmeli ve ayrıca doğurgan olmalıdır. Bu sebeple şirketin en önemli yatırımı eğitim sisteminedir. Eğitimin ilk merhalesi sisteme yeni getireceğiniz üyeleri nasıl getirebileceğiniz ve onlara nasıl yaklaşmanız gerektiğidir. Ve zaten eğitimlerin neredeyse tümü, sistemin bekası için gerekli olan sisteme katacağınız kişiler ve nasıl çalışmanız gerektiğini anlatan derslerden ibarettir.

Liderlerin altlarını (kişilerini ve kişilerinin kişilerini) eğitmeleri, onlara sistemli bir şekilde (sisteme yeni kurbanlar kazandırırken) yardım etmeleri sistemin işleyişi için en gerekli şeydir. Lakin bu maddeci sistem bu meseleyi ahlaki unsurlarla donatıp manevi soslarla bezemiştir ki, insanlar: “altlarıma yardım ediyorum”, “kendim şuan için önemli değilim, bana inanan insanlara kazandırmak için çalışıyorum” diyerek azimle ve ahlaki gibi görünen bu düşüncelerle çalışsın, herkes her durumda sistemin işleyişine katkıda bulunsun! Böylelikle, insanın fıtratı ve çalışabilme azmi için gerekli boşluklar doldurulmuş olsun…

İnsan psikolojisi konusunda uzman olan sistem mimarları, sisteme katılacak kişilere nasıl yaklaşılması gerektiğini ve onların sistemde verimli olabilmesi için nelerin gerekli olduğunu tespit eder. Tüm mekanizma yukarıdan aşağı doğru bir bilgi akımıyla işletilir. Katılan her bireye seviyesi nispetinde bilgi verilir ve zamanla terbiye (eğitim) edilir.

Okumaya devam et

Rezaletin Akademisi

Dünya Yolsuzluk Sıralaması

İnternette dolaşırken (surfing) bir haber sitesinde özel üniversitelerden birinin dolandırıldığı yazıyordu. Hikaye biraz eski ama azıcık araştırma yapınca ne ilk, ne de son olacağını görüyorsunuz. Bu yazının konusu kaf dağı akademisi ve toplum arasında yaşanmış bazı rezillikler.

Başlık iddialı olmuş farkındayım.

Bu ülkede bilim adamı yetiştirmek zor iş. Öncelikle bu konuda anlaştığımızı düşünüyorum. Çünkü eğitim sisteminden tutun medyasına kadar geniş bir yelpazede var olma mücadelesi sizi bekliyor. Mesela, eğitimli olmak ayrıcalık yaratır fakat o eğitimle araştırma yapmak düş kırıklığıdır. Tabulara dokunmadan gerçek ile mitosu birbirine dolamanız beklenir. Kırmızı çizgileri geçemezsiniz. Rektör ile öğretim üyesi arasında patronaj lişkisi kurulur. Ahlaken intihal’e karşı çıkarsınız, korsan kitapları boykot edersiniz ama bilim etiğini bilmez, yerine getimezsiniz. Öğrencinizin araştırmasını didikler, küçük dağların büyük insanı gibi ezersiniz. Ünvanınızın geçerli olduğu cemiyette adınızın anlamı kaybolur. Ve diğerleri…
Okumaya devam et

Development and Conflict

Diamond mine in Africa

Wars interfere with a nation’s development efforts by diverting the government’s attention and sapping its limited resources. Nearly all the wars since World War II have been fought in the Middle East, Africa, and Asia. Rivalries in the Middle East and Asia have also culminated in wars at various times, including those between Iran and Iraq, Pakistan and India, Vietnam and China, and China and India. Many Latin American countries also have longstanding disputes and rivalries with neighbors. Chile, for example, has engaged in military clashes with all three adjacent states: Argentina, Bolivia, and Peru.

Okumaya devam et

Belçika, İsviçre ve Oydaşmacı Demokrasi Modeli

Avrupa Parlamentosu

Westminster modeli (*), çoğunlukların iktidarda azınlıkların muhalefette olduğu bir durumu yansıtır. Bu durum çoğunlukların gücünü arttırmakta ve demokrasinin ilkelerine aykırı bulunmaktadır. Seçimi kaybeden gruplar karar alma sürecinden dışlanmamalıdır. Bu karşıtlık iki şekilde önlenir:

  1. Çoğunluklar ve azınlıklar dönüşümlü olarak bir birinin yerlerini alacaktır.
    (İngiltere, Yeni Zelanda ve Barbados vs.)
  2. Toplumlar homojen olduğundan merkeze yakın partiler iktidara gelecek ve siyasal ideolojiler farklı olmayacaktır. Böylece çoğunluklar yönetimde olabilir fakat azınlıklarla aralarında uçurum olmaz. “Halkın yönetimi” yerine “halk için yönetim” olur.

Oydaşmacı model azınlıkların da yönetime katılmasını sağlamaya çalışır. İktidar üzerindeki çatışmaları azaltır ve uzlaşıyı sağlar. Bu modeli Belçika ve İsviçre üzerinden inceleyebiliriz. Okumaya devam et

Anarşi, anomi, terör?

Öğrenciler birbirini yemekle meşgul, cinayetten çok intihara benzeyen bir çılgınlık bu. Yabancı rüzgârların körüklediği bu yangını batılılaşma faciasının son perdesi olarak görüyoruz. “Anomie” ama hiçbir ülkenin benzerini görmediği vahim şümullü ve köklerini tarihin derinliklerine dayayan bir “anomie”. Kamuslardaki tariflerden hiçbiri ülkemizi tehdit eden büyük tehlikeyi kucaklayamıyor. Zira Avrupa bizdeki değerler hercümercine hiçbir çağda şâhid olmamış. – Cemil Meriç

Anomi

Terörle ilgili haberler yayıldıkça aklıma zihinsel olarak felce uğramışlığımız geliyor. Ansızın eski bir kavramı hatırlıyorum “anomi”.

Anomi kelimesi çağdaş sosyolojiye Durkheim tarafından getirilmiştir. Antik kuralsızlık anlamına gelir. Durkheim, anomiyi bireylerin isteklerini dizginleyici ve başka yönlere sevkedici kuralları oluşturamama durumu olarak tanımlamıştır. Böylece intihara yol açabilecek psikolojik bunalımlar ve toplumsal parçalanma gerçekleşir.
Okumaya devam et

Bilim Etiği – Bir Kılavuz Kitap

Tamamen objektif bir bilim, ancak muğlâk, tartışmalı ve can sıkıcı sorulardan korkanların anıtlaştırdıkları bir mittir.

Bilim Etiği

Günümüzde bilim, içinde farkı makineleri barındıran devasa bir fabrikaya benzemektedir. Her tezgahta dokunan kumaş, niteliği ve niceliğiyle birbirinden ayrılmaktadır. Fakat ortak bir çatının içinde yer almalarından, ortaya konan ürünlerin hepsi -hatalı olanlar da dahil- “bilim” etiketini taşımaktadır. Bu durum bizi bazı yanıltıcı önyargılara götürmektedir. Bilimin nesnel, tartışmasız ve mutlak doğruları barındırdığı düşüncesi, ilgili örneklerden birisi sayabilir. “Bilim Etiği” kitabı modern bilimin sakatlanmış taraflarını gözler önüne sererken bize etik ilkelerini reçete olarak kullanabileceğimizi öneriyor. Bilim etiği ile ilgili genel bir düşünme çerçevesi sunma gayreti içeriyor. fildisikule.wordpress.com

Okumaya devam et

Kapitalizm – Georges Lefebvre

Kapitalizm

Kapitalizm

Uygarlığımızın yakın kaynaklarına, barbar istilâlarının sona ermek üzere olduğu X. yüzyıla kadar çıkalım. O çağda toprak, aşağı yukarı tek zenginlik, birçok insan için tek üretim aracıydı. Elinde toprak olanlar, onu ekenlerin efendisiydi. Birinciler, topraklarında kraldılar – lâik veya dinsel birer beydiler, öbürleriyse toprağa bağlı köle ya da köle sayılan – köylüler. Din duygusu, kilise adamlarının derebeylik gücünü kurdu ve sürdürdü. Lâik derebeyi ise, gücünü silâh zoruyla kabul ettirdi. O bir savaşçıydı, hayatını savaşta, küçük ölçüde bir savaş olan cirit oyunlarında, savaşın yerini tutan büyük hayvan avlarında geçiriyordu. Silâh kuşanan, kısa zamanda soylu oluyor; soyluluksa, babadan oğula geçiyordu. Bu sınıfın töreleri – ahlâkı – halk yığınlarına zorla benimsetiliyordu. Daha sonraları burjuvazi, el emeğine kölelere özgü bir şey gözüyle bakar oldu ve zenginleşince, «hiçbir şey yapmadan soyluca yaşamakla» övünür oldu. Bugün bile, soylu duygulardan, şövalyelere yaraşır davranışlardan söz etmekteyiz. Okumaya devam et

Amerika’nın yerli savaş esirleri!

Aaron Huey: Amerika’nın yerli savaş esirleri
https://ted.com/talks/view/id/1004
Aaron Huey’nin Amerika’daki fakirliği fotoğraflama isteği, onu, yerli Lakota halkının dehşet verici ve büyük oranda görmezden gelinen mücadelesine yeniden odaklanmaya mecbur bırakan Pine Ridge Kızılderili Rezervasyonu’na götürdü. Beş senelik çalışmanın sonrasında, TEDxDU’daki bu cesaret isteyen, yürekli konuşmasında rahatsız edici fotoğraflarıyla sarsıcı bir tarih dersi bir araya geliyor.

İktidar ve Otorite Üzerine Yüzeysel İnceleme

"İdare Sanatı"

“İdare Sanatı”

Otorite ve iktidar birbirleriyle bağlantılı iki devasa kavram. Tarih içinde çeşitli serüvenlere tanık olmuşlar. Bazen bambaşka hallere bürünmüşler, bazen de bir elmanın iki yarısı gibi görülmüşler. Yanlış anlaşılmasın, amacım anlamları değişebilir olduğu halde çevrelerine bazı sınırlar çizmektir. Böylece siyasal arenada saklı gerçekleri görebiliriz. Önce kelimeleri inceleyelim, sonra da örnekleri.

1) İktidar

İktidar arapça bir kelime. Kadir, kudret, muktedir kelimeleriyle aynı kökten geliyor. Nişanyan Etimoloji Sözlüğü‘ne göre dilimizde ki en erken örneği Sinan Paşa‘nın “Tazarrûname” adlı eserinde kullanılmış. Fiili olarak yönetme gücü diye tanımlanıyor. Yani yönetimi elinde bulunduran herkesin temelde sahip olduğu üstünlüğe “iktidar”denir.

Okumaya devam et

Don Kişot – Michel Foucault

"Yel Değirmenlerine Karşı"

"Yel Değirmenlerine Karşı"

Don Quijote”nin maceraları, yolları ve dolambaçlarıyla, sınırı çizmektedir: eski benzerlikler ve işaretler oyunları onda sona ermektedirler; yeni ilişkiler daha şimdiden burada kurulmaktadırlar.

Don Quijote deli bozuk biri olmaktan çok, benzerliğin bütün işaretleri önünde mola veren özenli bir hacıdır. O, Aynı”nın kahramanıdır. Tıpkı dar ve küçük taşrasından olduğu gibi, Benzer”in etrafında yayılan bildik düzlükten de uzaklaşmayı başaramamaktadır. Farklılığın net sınırlarını asla aşamadan, ne de kimliğin kalbine ulaşamadan buraları sonsuza kadar kat etmektedir.

Okumaya devam et

Tarihsel Kapitalizm’in Sunuş Yazısı – Immanuel Wallerstein

Bu kitabı hazırlamamın ilk eldeki nedeni, art arda gelen iki talep oldu. Thierry Paquot 1980 güzünde bana, Paris’te yayımlamakta olduğu bir dizi için kısa bir kitap yazma çağrısında bulundu. Önerdiği konu “Kapitalizm”di. İlke olarak böyle bir kitap yaz-mayı istediğim, ancak konunun “Tarihsel Kapitalizm” olmasını dilediğim yanıtını verdim.

Marksistlerin ve siyasal soldaki daha başkalarının kapitalizm üstüne epey yazdıklarını, ancak, yazılan kitaplardan çoğunun iki hatadan birine düşmekten kurtulamadığını düşünüyorum. Bunlardan bir türü, kapitalizmin, özünde ne olduğu düşünülüyorsa bunun tanımlarından yola çıkılıp sonra çeşitli yer ve zamanlarda ne ölçüde gelişme gösterdiğinin araştırıldığı, temelde mantıksaltümdengelimsel çözümlemelerdir. Diğeri, kapitalist sistemin zaman içinde yakın bir noktadan itibaren geçirdiği varsayılan başlıca dönüşümler üzerinde yoğunlaşılması, daha önceki zaman noktalarının ise bütünüyle, şimdinin ampirik gerçekliği ele alınırken, mitolojileştirilmiş bir mihenk taşı olarak kullanılmasıdır. Okumaya devam et

Batı Çalışma Grubu – Psikolojik Savaş

gizli-dosyalarEmekli hakim Binbaşı Yusuf Çağlayan’ın müvekkili ile ilgili yazdığı AlEM’e ve basına verilmiş mektuba göre Yzb. Güray Balatekin kısa sürede 21 adet takdir almış, Güneydoğu’da olağanüstü başarı göstermiş, evi roketlenmiş başarılı bir subaydı. 1999 yılında sahte bir Batı Çalışma Grubu raporu ile (BÇG) Yüksek Askerî Şûrada komutanlar yanıltılıp TSK’dan uzaklaştırıldı. Kısa sürede 21 takdir almış subaya savunma hakkı verilmemişti. Hukuk denetimi olmayan bir idari işlem sonucu “Disiplinsiz ve ahlâkî durum” gerekçesi ile başarılı bir subay, üstelik eşi de kanser hastası olarak hastanede yatarken sokak ortasında bırakılmıştı. Okumaya devam et

Şöför

Kontak anahtarı çevriliyor, araç öksürüyor, dudaklarında hafif bir kıpırdanma ve araç kendini topluyor. Şöför gaz pedalına dokunuyor. Birkaç soluk sonra yoldaşı sakinleşiyor. Artık herşey hazır.

İzmit Şehirler Arası Otobüs Terminali’nden kalkan “halk otobüsü” yavaşça kent merkezine doğru yola çıkıyor. Kırkbeş dakika sürecek yolculuğun ilk evresidir bu. Terminalin çevresini saran sis ve rüzgarın uğultusu geride kalacak, şimdilik yolcularını arayan otobüs, şöförün suskunluğunu taşıyacaktır.

İlk durakta kimsecikler yok. Hiç durmadan ilerliyor. İkinci durakta kıpırtılar var sanki. Şöför kendinden emin kapıları açıyor. Hayır! Otobüse binen yok. Yalnız bir ihtiyar kadın, sıkıca tuttuğu çantasını sallıyor. Karşı sokaktan gelip arkamızdaki otobüse biniyor. Şöför sessizliğini koruyor. Sol tarafını dikizliyor, Önündeki kocaman kırmızı düğmeye basıyor, araç yine yoluna dönüyor. Okumaya devam et

Sokrates’ten Âşık Veysel’e – İnsan, Toplum ve Yönetim Üstüne Denemeler

Kapak Resmi

Kapak Resmi

“Yönetim üzerine kafa yoran insanlara düşen görev nedir? ” diye soruyor genç adam Thomas More’un “İnsan, iyiyi gerçekleştiremezse, kötüyü yumuşatmalıdır ,” sözüne karşılık olarak. “Susarak yapmış olduklarımız konuşarak mahvettiklerimizden daha derin izler bırakıyor.”, diyor bu kez genç adam ve dalıp gidiyor. More, “Böyle düşünmek yerine, yeni bir ülke için harekete geçmeli, yaşamın pahasına da olsa değişim için çaba sarf etmelisin. Bu ise sadece karşıdan bakıp eleştirmekle gerçekleşmez. Önemli olan o ülkenin inşasında bir parça da olsa pay alabilmektir,” diyor.
Hemen yanımızdan geçerken Kant’ı görüyoruz bu kez. Nereye gittiğini sorduğumuzda davetli olarak Birleşmiş Milletler’de bir konuşma yapacağını söylüyor. O da diğerleri gibi toplumun, insanın ve yönetimin iyiliği üzerine konuşuyor. Konuşmasında evrensel bir barışa ulaşmak için genel iradenin ortak bir kararda uzlaşması gerektiğini savunuyor.
Ortak iradenin üstüne düşünürken İbni Haldun iyi, kötü ve toplumsal yaşam arasındaki bağları ve bu bağların nasıl toplumsal kuralları etkilediğinden bahsediyor.
Okumaya devam et

Anayasamızı veya Kendimizi Değiştirebilmek

Bir devletin anayasası, onun idari yapısını ve varoluş nedenini açıklayan özel bir kimliğe benzemektedir. Sıradan bir insanın kimliğinden çok daha fazla bilgi anayasanın içerisinde yazılı bulunmaktadır. Çünkü devlet, kimliğinde karakterini de taşımaktadır. Yönetimin ilkeleri ve organları, yurttaşların hakları aynı metin içerisinde dengeli ve adaletli bir yaşam için sıralıdır. Kanunlar anayasaya atıfta bulunur, anayasa herkesin boyun eğmesi gereken bir zorunluluktur. Devletinizin soyağacı ne kadar şatafatlı olursa olsun, anayasal kimliğinizin içerdiği özensiz ve yanlış bilgiler, ülkenizin fizyolojisinde çeşitli rahatsızlıklara neden olur. Yurttaşlarınız kimlik bunalımları yaşar, yönetimin organları arasındaki uyumsuzluk sara nöbetlerine dönüşür. Tıpkı modern Türkiye’nin anayasal geçmişi ve geçirmekte olduğu evreler gibi. Cemil Meriç‘in teşhisiyle: “Bu millet on senede bir değişen hafızasız nesiller amalgamı…”

Türk siyasal hayatının yakın tarihte geçirdiği değişimi anlayabilmek için Weber’in otorite sınıflandırmasına kısaca değinmemiz gerekecektir. Weber meşru otorite biçimlerini üçe ayırmıştır: geleneksel otorite, karizmatik otorite ve yasal otorite. Bunlardan geleneksel otorite, hanedana dayanan imparatorluk yönetimdir. Karizmatik otorite, halkın üzerinde sahip olduğu nitelikleri itibarıyla büyük etkisi olduğuna inanılan kişilerin yönetim biçimidir. Birazdan değineceğimiz gibi yakın tarihimizde karizmatik otoritenin etkileri somut olarak görülmektedir. Son olarak yasal otorite, modern devletlerde olmasını beklediğimiz, hukukun üstünlüğüne dayalı ve yasalar önünde herkesin eşitliğinin amaçlandığı bir yönetim biçimidir. Okumaya devam et

Batılılaşmak veya Havuz Problemi(!)

Sözlüklere bakmanıza gerek yok. Efradını câmi, ağyarını mani bu kavrama henüz ansiklopediler yabancı. Ararsanız bulursunuz, bulursanız ne aradığınızı unutursunuz. Efendim, neler yok ki içinde; iki doğru arasında zikzaklar çizerek ilerleyen bir süreç, coğrafyanın bilincini felç edercesine girift yön polemikleri, medeniyet beşiğinin sallandığı uygarlık ninnileri vesaire…  Dilerseniz öğrenebileceğinizi umduğum eserlerin listesini size sunabilirim. Fakat öğrenebilir misiniz? Bilemiyorum… Kelime net, muhteva karmaşık.

Sözün kısası faili meçhul bir cinayet. Maktul “batılılaşmak.”

Okumaya devam et

Nikomakhos’a Etik – Aristotales

etik-ethics

Siyasetin amacı hakkında her insan belli başlı fikirlere sahip olmuştur. Bu fikirler herzaman ortak bir paydada birleşmiyor. Aristotales’ de bir eserinde buna değinmiş. Yeni okuduğum bu kısmı sizinle paylaşmak istiyorum.

Siyasetin amacı nedir?

“Her bilgi ve her tercih bir iyiyi arzuladığına göre, siyasetin arzuladığını söylediğimiz şey ve tüm yapılabilecek iyilerin en ucundaki şey nedir? Adı konusunda pek çok kişi anlaşıyor, hem sıradan kişiler hem de seçkin insanlar ona mutluluk diyorlar, iyi yaşamayı ve iyi dunımda olmayı da mutlu olmakla bir tutuyorlar. Ama mutluluğun ne olduğu tanışma konusudur, çoğunluğun ondan anladığı da bilge kişilerinkiyle aynı değil. Kimi apaçık, belli şeyleri, sözgelişi haz, zenginlik, onuru anlıyor, kimi de bir başka şeyi; çok kez aynı kişi bile başka başka şeyleri anlıyor, örneğin hasta olunca sağlığı, yoksul düşünce zenginliği; kendi bilgisizliklerini bilenlerse, büyük ve onları aşan şeyler söyleyenlere hayran kalıyorlar. Kimi, pek çok olan bu iyi şeyler yanında kendisi iyi olan bir şeyin olduğunu, bunun da bunların iyi olmasının nedeni olduğunu düşünmüştür. Öyleyse bu kanıların tümünü sınamak belki boşuna olur, en yaygın olanları ya da bir temeli var gibi görünenleri sınamak yeterlidir. Ayrıca ilklerden yola çıkan ve ilklere doğru giden temellendirmeler arasında bir fark olduğu da gözümüzden kaçmamalı; stadyumda yol hakemden sona doğru mu yoksa tersine mi gitmeli sorunu gibi. Platon da yolun ilklerden mi yoksa ilklere doğm mu gittiğini pek yerinde sorun edinmiş ve soruşturmaya çalışmıştı. Bilinenlerden yola çıkmak gerek, bilinenler ise iki türlüdür: Bizim bildiklerimiz ve genel olarak bilinenler. Herhalde bizim bildiklerimizden yola çıkmak gerekir. Bundan dolayı güzel, adil şeyleri ve genellikle siyaset konularını yeterince yararlanarak dinleyecek olanın ahlâkça iyi eğitilmiş olması gerekir, [ilk ise, olandır; bu da yeterince görünürse, nedenini göstermeye gerek kalmaz.] Böyle biri de  zaten ilklere sahiptir ya da onları kolayca edinebilir.”fildisikule.wordpress.com

Endülüs’ten Bir Dost: İbn Rüşd

ibn-rüşd

İbn Rüşd

XI. yy’da İbni Sina İslam dünyasının doğu kesiminde Aristotelesçi felsefenin parlak yorumcusu ve felsefenin temsilcisi olmuş, fakat yüzyıl kadar sonra Gazali’nin eleştirileriyle İslam aleminde felsefe gözden düşmüştü. XII. Yy sonlarında Aristotelesçilik ve dolayısıyla felsefe, ama bu kez yeniplantoncu unsurlardan arındırılmış olarak, İslam dünyasının batı ucunda, Endülüs’te ilk ve son savunucusunu buldu. İbni Rüşd, bir yandan Aristoteles’in temel kitaplarına yazdığı şerhlerle, bir yandan da felsefe-din arasında bir uyuşmazlık değil, tersine bir bütünlük olduğunu, bu ikisinin bir tek gerçeğin iki ayrı anlatım ve kavrayış biçimi sayılması gerektiğini ortaya koymasıyla tanındı.
Okumaya devam et

Entelektüelin temsil ettikleri nedir?

fildisikule

Edward Said

Edward Said‘in entelektüel üzerine verdiği bir dizi konferansın kitaplaştırılmış halini okuyorum. Kitaptan bir parçayı burada paylaşmak istiyorum:
Entelektüellerin tarihi ve sosyolojisi konusunda binlerce kitap; entelektüeller ve milliyetçilik (ve iktidar, ve gelenek, ve devrim, vs. vs.) hakkında sonsuz sayıda inceleme var elimizin altında. Dünyanın her bölgesi kendi entelektüellerini yaratmış, bu  oluşumların her biri ateşli, tutkulu tartışmalara konu olmuştur. Modern tarihte entelektüellerin işin içine karışmadığı ne önemli bir devrim ne de önemli bir karşıdevrim olmuştur. Entelektüeller hareketlerin anababaları ve tabii ki evlatları, hatta yeğenleri olmuşlardır.
Entelektüel figürünün ya da imgesinin bir ayrıntı yığını arasında  ortadan kaybolması, entelektüelin sadece bir başka profesyonel, toplumsal trendin içinde yer alan bir şahsiyet haline gelmesi gibi bir tehlike söz konusudur. Bu konferanslarda, ilk olarak  Gramsci’nin dikkat çektiği, yirminci yüzyılın sonlarına ilişkin bu gerçeklikleri peşinen doğru kabul edecek olsam da; entelektüelin toplumda, sadece kimliksiz bir profesyonel, salt kendi işine bakan bir sınıfın yetenekli bir üyesi olmaya indirgenemeyecek özgül bir kamusal role sahip bir birey olduğunda ısrar etmek istiyorum. Bence merkezi önem taşıyan olgu şudur: entelektüel belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir. Bu rolün özel, ayrıcalıklı bir boyutu vardır ve kamunun gündemine sıkıntı verici sorular getiren, ortodoksi ve dogma üretmektense bunlara karşı çıkan, kolay kolay hükümetlerin veya büyük şirketlerin adamı yapılamayan, devamlı unutulan ya da sumen altı edilen insanları ve meseleleri  temsil etmek için var olan biri olma duygusu hissedilmeden oynanamaz. Entelektüel bunu evrensel ilkeler temelinde yapar: Tüm insanların dünyevi güçlerden ve ülkelerden özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye hakkı vardır; bu standartların kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık edilmeli ve cesaretle karşı konulmalıdır.
Bunu daha kişisel bir düzeyde açıklayayım: Bir entelektüel olarak kaygılarımı bir dinleyici ya da izleyici kitlesi önünde sunarım; ama mesele sadece bu kaygıları nasıl ifade ettiğimde  değil, aynı zamanda özgürlük ve adalet davasını savunmaya çalışan biri olarak benim neyi temsil ettiğimdedir. Bütün bunları söyler ya da yazarım, çünkü uzun uzun düşündükten sonra bunlara inanmışımdır, başkalarını da bu görüş doğrultusunda  ikna etmek isterim.
Bu yüzden de özel olanla kamusal olanın oluşturduğu hayli karmaşık bir karışım çıkar ortaya; bir yanda kendi tarihim, deneyimlerimin sonucu olan değerlerim, yazılarım ve tavır alışlarım vardır, bir yanda da tüm bunların insanların savaş, özgürlük ve adalet hakkında tartışıp kararlar verdikleri toplumsal dünyaya girme biçimleri. İnsan salt özel alanda kalarak entelektüel olamaz, zira sözcükleri kâğıda döküp yayımladığınız anda kamusal dünyaya girmişsiniz demektir. Salt kamusal alana ait, sadece bir hareket, dava ya da konumun sözcüsü veya simgesi olan bir entelektüel de olamaz. Şahsi tını, kişiye özgü duyarlılık diye bir şey vardır; söylenen ya da yazılan şeylere de bu anlam verir. Hele bir entelektüelin dinleyicilerini mutlu etmesi diye bir şey söz konusu olamaz; işin özü sıkıntı verici, aykırı, hatta keyif kaçırıcı olmaktır.

Açlık

Uyanır uyanmaz geride başlıyoruz hayata. Bizi uyanmaktan alıkoyan kendi kurallarımız var: Çalışma hayatımız, yorgunluğumuz, gündelik yaşamın yoğunluğu… Günümüz sabahın sekizinde dokuzunda başlıyor. Güneş saatin beş buçuğunda yüzümüze gülümsüyor. Meğer sabah çoktan geçmiş, biz son demlerinde kahvaltı yapıyoruz.

Kirpiklerimize bağlanmış ağırlıklardan kurtulamayarak, yarı açık gözlerle bilincimize varıyoruz. Sessizce bir  bekleyiş… Ardından gözümüze ilk takılan nesneyi iki, üç saniye kadar izliyoruz. Yüzümüzde garip bir ifade beliriyor. Acaba gecenin tüm karanlığını bulutların ötesine mi taşıdık farkında olmadan? Çünkü uyanışın sonunda hissettiğimiz şey, uykuya doymuş bedenimize baskı yapıyor. Bizi sürekli iteliyor, zorluyor. Belki de fıtratımızın temelindeki bir parçayı farkediyoruz. Kısaca bilincin ilk farkındalık hali; adı açlık.

Zihnimi bir problem kurcalıyor,

Yoksa her gün sonsuz bir açlığın peşinden mi koşuyoruz?

İnsanı Kaybediyoruz…

İnsanı kaybediyoruz...

İnsanı kaybediyoruz...

İnsan ölüyor ve biz her gün doğumunda yeniden dirilmesi için dua ediyoruz. Güneşin parıltısı ile uyanan yerküre şaşkınlıkla bizi izliyor. Ölüler uyanmaz, ölümlüler uyumaz.İnsanoğlu birkaç yüzyıldır her ikisini beraber yaşıyor. Varlığımızın bizi ayrıcalıklı kılan tek bir boyutunu kabulleniyoruz; düşünebilmek. Parçası olduğumuz doğanın diğer kurallarını inkar ediyoruz; birlikte yaşayabilmek. Sınırlarını yaşam ve ölüm gibi tuğlaların ördüğü girift bir dünyada yaşıyoruz. Fakat biz, sadece bizim olanların olduğu bir dünyayı düşlüyoruz. Kendi dünyamızda insan(lık) ölüyor ve biz insanı kaybediyoruz…

Hayatımızda sık sık genellemelere yer veririz. Kuşların uçabildiğini, balıkların yüzebildiğini biliyoruz. Bilmediklerimizi varsayımlarla destekliyoruz. Sonsuz bir evrende, kıt kaynaklarla, sınırsız ihtiyaçlarla yaşıyoruz. Medeniyetler inşa ediyoruz. Hatta vararlığımızın gerektirdiği davranışları sergilediğimize inanıyoruz. İnsanlığımızı sınıflandırıyoruz. Daha uygar olanları, olmayanlardan ayırıyoruz. Peki insanı nasıl genelliyoruz? Nasıl tanıyoruz onu? Açıkça sormak gerekirse kaybettiğimiz insan kim? Okumaya devam et