Anayasamızı veya Kendimizi Değiştirebilmek

Bir devletin anayasası, onun idari yapısını ve varoluş nedenini açıklayan özel bir kimliğe benzemektedir. Sıradan bir insanın kimliğinden çok daha fazla bilgi anayasanın içerisinde yazılı bulunmaktadır. Çünkü devlet, kimliğinde karakterini de taşımaktadır. Yönetimin ilkeleri ve organları, yurttaşların hakları aynı metin içerisinde dengeli ve adaletli bir yaşam için sıralıdır. Kanunlar anayasaya atıfta bulunur, anayasa herkesin boyun eğmesi gereken bir zorunluluktur. Devletinizin soyağacı ne kadar şatafatlı olursa olsun, anayasal kimliğinizin içerdiği özensiz ve yanlış bilgiler, ülkenizin fizyolojisinde çeşitli rahatsızlıklara neden olur. Yurttaşlarınız kimlik bunalımları yaşar, yönetimin organları arasındaki uyumsuzluk sara nöbetlerine dönüşür. Tıpkı modern Türkiye’nin anayasal geçmişi ve geçirmekte olduğu evreler gibi. Cemil Meriç‘in teşhisiyle: “Bu millet on senede bir değişen hafızasız nesiller amalgamı…”

Türk siyasal hayatının yakın tarihte geçirdiği değişimi anlayabilmek için Weber’in otorite sınıflandırmasına kısaca değinmemiz gerekecektir. Weber meşru otorite biçimlerini üçe ayırmıştır: geleneksel otorite, karizmatik otorite ve yasal otorite. Bunlardan geleneksel otorite, hanedana dayanan imparatorluk yönetimdir. Karizmatik otorite, halkın üzerinde sahip olduğu nitelikleri itibarıyla büyük etkisi olduğuna inanılan kişilerin yönetim biçimidir. Birazdan değineceğimiz gibi yakın tarihimizde karizmatik otoritenin etkileri somut olarak görülmektedir. Son olarak yasal otorite, modern devletlerde olmasını beklediğimiz, hukukun üstünlüğüne dayalı ve yasalar önünde herkesin eşitliğinin amaçlandığı bir yönetim biçimidir.

Aslında bu tanımlar yapıldığı zaman Weber, Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde imparatorlukların yıkılmaya başladığı bir çağda yaşıyordu ve henüz Nazi Almanyası’nı, soğuk savaş dönemini görmemişti.

Türkiye’ye baktığımızda temel problemlerimizden birisinin iktidarın meşruiyet sorunu olduğunu görüyoruz. Bu noktada Weber’in analizi bize ışık tutmaktadır. Milli Mücadele yıllarından sonra Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte geleneksel otorite olan Osmanlı hanedanı, yerini karizmatik otoritesi olan Mustafa Kemal ve arkadaşlarına (özellikle Mustafa Kemal’e) bıraktı. Hatırlanması gereken bir husus, Mustafa Kemal’in o dönemde halkın rızasını kazanmış olması ve kurtarıcı olarak kabul görmesiydi. Yani iktidarı meşruiyet kazanmıştı.

Ne yazık ki karizmatik otorite doğası içinde tehlikeli iki tohum taşımaktadır: İktidarın içselleştirilmesi ve önderin kimliğine bürünmek istenmesi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında aynı tehlike hissedilmiş, Mustafa Kemal siyasal zeminin üzerinde hukuktan bağımsız olarak bambaşka bir köşeye oturtulmuştu. Dolayısıyla kararları çok geniş bir yelpazeye dayanıyordu. Türkiye’nin yol haritası çizilirken lider figür olan Atatürk, ardından gelecek olanlara farklı bir rol-model bırakıyordu: Bağımsız, meşru ve otoriter bir liderlik.

Fakat bu model ileriye uzanmadı. Tek parti rejimi meşruiyetini sağlamak için baskıcı bir yönetim izledi. İnönü önderliğinde parti ve idari yapı bütünleşti. Dikkat edilirse aynı zamanda seçilmişlerin yerini atanmışların aldığı bir dönemin izleri görülmektedir. İsmet İnönü’nün 18 Haziran 1936’da yayımladığı ‘Tamim’de, bu durum “Vilayet ve özel idarelerle, belediyeler ve parti örgütü kaynaştırılmıştır” diye tanımlanmaktadır.

1938-1950 arası yaşanan bu kaynaşma, ileride seçilmiş-atanmış ikileminde çekişmeye neden olacak, siyasal iradenin meşru yönetimine karşı darbelere zemin hazırlayacaktı. Kısaca Kemal Atatürk’ün lider imajı, askeri darbenin mimarlarına “onun gibi kurtarıcı” vasfıyla görünmek için bir model oluşturacaktı.

Yıllar sonra 12 Eylül darbesi devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yapılarak, ardında bir dizi hukuk cinayetleri bırakacaktı.

Peki, tüm bu sürecin anayasamızla doğrudan ilişkisi nedir?

Yine Weber’i hatırlayalım. Weber, yasal otoriteden bahsederken hukukun üstünlüğüne dayalı ve yasalar önünde herkesin eşitliğinin amaçlandığı bir iktidar biçimini kastediyordu. Yukarıda bahsedilen dönüşümler yaşanırken Türkiye’nin de sahip olduğu birçok anayasa vardı. Hatta biraz geçmişe gidersek Türkiye,1909 seçimleri ve Kanun-i Esasi gibi yenilikleri de gerçekleştirmişti. Fakat anayasalarımızın gerektiği gibi işlememekte olduğunu görmekteyiz. 1924, 1961 ve 1982 tarihli anayasalarda sırasıyla 3, 4 ve 6. Maddelerde egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ve bu yetkinin sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kullanılabileceği yazılıyken askeri darbeler olmuş, sivil iktidarlar zorla devrilmiştir. Bu nedenle Weber’in meşru yasal otoritesini sağlayamadığımızı söylemek hiç şaşırtıcı değildir.

1982 Anayasası’nın en önemli farkı ise devletin işleyişine ilişkin kurallar koyarak gücünü sınırlamak yerine, onu büyütmesi, elini güçlendirmesidir. Bu noktada yargı yoluna kapatılan Yüksek Askeri Şura kararları, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararları, devlet memurlarına verilen uyarı ve kınama cezaları ve Cumhurbaşkanı’nın resen imzaladığı kararları gösterilebiliriz.

1982 anayasasının güçlendirdiği yürütme ve katı anayasa maddelerinin öte yandan bürokrasiyi şekillendirdiğini de söyleyebiliriz. Yasama ve yargı kısıntıları birer baskı silahı olarak kullanılmış, özellikle HSYK gibi kurumlarda sınırlı sayıda kişilerin sahip olduğu muazzam yetkiler, yapılan işlerin tarafsızlığına gölge düşürmüştür. Bazı yüksek kurullar kendi kendisini ihya eden atama sistemlerine kavuşmuştur. Bu durumun 1982 Anayasası’nın doğal bir sonucu mu, yoksa arzulanan bir neticesi mi bilemiyoruz. Kesin olan şey hataların açık ve net olduğudur.

Buraya kadar ortaya koyduğumuz somut verileri incelediğimizde sorunu derinleştiren koşulların bir listesini görmekteyiz. 2010 yılının modern Türkiye’sinde nasıl çözüm bulabiliriz?

Akl-ı selim ile düşündüğümüzde çözüm odaklı yeni bir sivil anayasaya ihtiyaç duyduğumuz görülmektedir. Ne yazık ki, değişime kapalı, bürokratik direnç noktalarının, bu gerçekçi çözüme yanaşmadıkları ortadadır.

Bir kez daha düşününce…

Belki 12 Eylül 2010 referandumu, seksen yıllık tarihimizin sorunlarını çözebilmek için aralayacağımız bir fırsat kapısı olacaktır. Belki yaşanmış tüm sıkıntılar son bulmayacak; fakat derinleşen yaralarımızın kabuk bağlamasına yardımcı olacaktır.

Kim bilebilir?

Reklamlar
Anayasamızı veya Kendimizi Değiştirebilmek

Yorum ekle

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s